24 Ağustos 2013 Cumartesi

“Evvelki akşamki Güzel Bacak müsabakasına dört hanım iştirak etmiştir.”







Falih Rıfkı Atay’ın kaleminden bir anı:

“Ankara’da iken bir gün, İngiltere büyükelçilerinden biri bana: ‘Şehriniz yabancı dolu, onlara ve kendinize neden golf yeri ayırmazsınız?’ demişti.

Sonra kendisi bir golfçüyü misafir olarak getirdi. Biz de parasız yatırıp kaldırdık. Şimdi Ankara’ya özel bir itibar kazandıran Golf Kulübü meydana geldi. Amerika’ya gittiğimde belediyelerin, halk için parasız golf yerleri yaptıklarını görmüştüm.”

Falih Rıfkı, bunları yazdığı sırada, ülkemizde yıllık milli gelir 50 doların altında, milletin yüzde sekseni elbise ayakkabı bulamaz, ülke açlar, işsizlerle, şehit, dul ve yetimleri ile dolu bir halde idi.

Batılı hayata, yani lükse, içkiye, kadına, sefahata duyulan açlığı tatmin ihtiyacı, Batılılaşma dedikleri taklit hamleleri 1924′lerden itibaren memleket sathına hızla yayılıyordu.


İktidarın, Yunus Nadi’ye çıkarttırdığı “Cumhuriyet” gazetesinin 6 Eylül 1925 tarihinde verdiği şu haber de gönül verdiğimiz Batılılaşma hamlelerinden biriydi: “Memleketimizde ilk defa yapılan bir müsabaka” başlıklı haber şöyle devam ediyordu. “Evvelki akşamki Güzel Bacak müsabakasına dört hanım iştirak etmiştir.”

**********
KAYNAK: Cumhuriyet Gazetesi, 6 Eylül 1925.

AKTARAN: Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması.




BU SORULARIN CEVABINI BULAN GERÇEK TARİHİ ÇÖZER.


Yahudiler Sabetayist Yahudilerle Bir Olup iki devlet kurdular; Biri Türkiye, Diğeri İsrail...

- Sözde Cumhuriyetiz ama Anayasamızın gizli maddeleri var?

- Merkez bankamız çok ortaklı bir anonim şirket... Ne statüsü ne ortakları doğru düzgün belli değil...

- Genel Kurmay başkanlarımız Yahudilerin ibadethanesi Ağlama Duvarında ağlayıp duruyorlar...

- Türkiye’yi kurduğu iddia edilen Mustafa Kemal’den tutun da, günümüze gelene kadar, meşhur idarecilerimiz,askerlerimiz, bürokratlarımızhep Sabetaycı Yahudi kökenden çıkıyorlar...

- % 99’u Müslüman olan bir ülkede başörtüsünü bunlar mı yasaklıyorlar?

- PKK’yı bunlar mı bilerek bitirmiyorlar?

- Yeni Türkiye devletinin resmen tanındığı Lozan’da bizi neden Yahudi Hahamı Haim Naum temsil etti?

- Ünlü Sabetaycı Yahudi Orhan Pamuk Amerika’da bir panelde neden “Modern Türkiye Cumhuriyeti’ni biz kurduk” dedi...

- Türkiye Cumhuriyeti bir Yahudi cenneti olarak mı inşaa edildi?

- 1924’te Yunanistan ile yaptığımız Mübadele ile neden Türk diye hep Selanik Yahudileri getirildi?

- Bir Yahudi hahamının oğlu olan Moiz Kohen, neden Tekinalp takma adı ile Türkçülük ve Kemalistlik sistemini kurdu?

- M. Kemal'in eşi Latife, İzmir'in tanınmış Yahudi ailelerinden birine mi mensuptu?

- Celal Bayar, Bursa'da siyonist okulunda okudu mu?

- Fevzi Çakmak'ın karısı, neden evini yahudilere hibe etti ve havra yapıIdı?

- İngilizler, neden hiç savaşmadan İstanbul'dan çekildiler?

VE OSMANLI’YI KİM YIKTI, TÜRKİYE’Yİ KİM KURDU..?

MEHMET ŞEVKET EYGİ

23 Ağustos 2013 Cuma

Millet Meclisi 431 sayılı “ Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmanî’nin Türkiye Cumhuriyeti devleti hudud-u memâliki haricine çıkarılmasına dair” meşhur kanunu




Osmanoğulları’nın endişeli bekleyişi 3 Mart 1924 günü cevap buldu. Korkuları gerçek oluyordu. Millet Meclisi 431 sayılı “ Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmanî’nin Türkiye Cumhuriyeti devleti hudud-u memâliki haricine çıkarılmasına dair” meşhur kanunu kabul etti.
Gerçi Ankara hilafeti kaldırmaya çok önceden karar vermişti fakat çıkarılan kanunla hem hilafet kaldırılıyor hem de bütün padişah mülklerine el konulduğu gibi hanedana mensuplarının Türkiye topraklarında yaşamaları, ebediyen yasaklanıyordu. Millet Meclisi bütün Osmanoğlunu ilelebet Türkiye topraklarında, değil yaşamaktan transit geçmekten bile mahrum ediyordu

PEKİ NEDİR O KANUN

HĠLÂFETĠN ĠLGASINA VE HANEDANI OSMANĠNĠN
TÜRKĠYE CUMHURĠYETĠ MEMALĠKĠ HARĠCĠNE
ÇIKARILMASINA DAĠR KANUN (1) (2)
Kanun Numarası : 431
Kabul Tarihi : 3/3/1924
Yayımlandığı R. Gazete : Tarih : 6/3/1924 Sayı : 63
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 3 Cilt : 5 Sayfa : 323


Madde 1 – Halife halledilmiştir. Hilafet Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen  mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır. 

Madde 2 – 5 – (Mülga: 15/5/1974 - 1803/8 md.)

Madde 6 – İkinci maddede mezkür kimselere masarifi seferiyelerine mukabil bir defaya mahsus ve  derecesi servetlerine göre mütefavit olmak üzere Hükümetçe tensip edilecek mebaliğ ita olunacaktır.

Madde 7 – İkinci maddede mezkür kimseler Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki bilcümle emvali  gayrimenkulelerini bir sene zarfında Hükümetin malümat ve muvafakatiyle tasfiyeye mecburdurlar. Mezkür emvali gayrimenkuleyi tasfiye etmedikleri halde bunlar Hükümet marifetiyle tasfiye olunarak bedelleri  kendilerine verilecektir.

Madde 8 – Osmanlı İmparatorluğunda Padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki tapuya merbut emvali gayrimenkuleleri millete intikal etmiştir.

Madde 9 – Mülga Padişahlık sarayları, kasırları ve emakini sairesi dahilindeki mefruşat, takımlar,  tablolar, asarınefise ve sair bilumum emvali menkule millete intikal etmiştir.

Madde 10 – Emlaki Hakaniye namı altında olup evvelce Millete devredilen emlak ile beraber mülga Padişahlığa ait bilcümle emlak ve sabık Hazinei Humayun, muhteviyatlariyle birlikte saray ve kasırlar ve mebani ve arazi Millete intikal etmiştir.

Madde 11 – Millete intikal eden emvali memkule ve gayrimenkulenin tesbit ve muhafazası için bir  nizamname tanzim edilecektir.

Ek Madde 1 - (Ek: 16/6/1952-5958/1 md.)
İkinci madde gereğince Türkiye'ye gelebileceklerin müracaatları halinde, Türkiye'ye gelmek ve Türkiye'de ikamet etmek şartları aranmaksızın vatandaşlığa alınmalarına Bakanlar Kurulu karar verebilir.

Ek Madde 2 – (Ek: 16/6/1952 - 5958/1 md.)
İkinci madde hükmünden istifade edenler bu kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren umumi hükümler dairesinde mal edinebilirler. Bu suretle Türkiye'de mal edinenlerden ölenlerin ikinci maddeden istifade edemiyen  varislerine ait hisseler sulh mahkemesince bir sene içinde tasfiye olunarak tutarı kendilerine ödenir.

Ek Madde 3 – (Ek: 16/6/1952 - 5958/1 md.)
Bu Kanuna müsteniden yurda gelmek hakkını haiz olanlar 27 Ağustos 1324 ve 20 Nisan 1325 tarihli  iradeler ve 431 sayılı kanun ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin 245 sayılı tefsir kararı gereğince millete intikal etmiş olan bilumum menkul ve gayrimenkul mallar üzerinde miras sebebiyle veya diğer her hangi bir sebeple hak iddia edemezler.

Ek Madde 4 – (Ek: 16/6/1952 - 5958/1 md.)
Türkiye'ye gelenler veya Türk vatandaşlığını iktisap edenler (sultan, hanımsultan, kadın-efendi, prens ve  prenses) gibi hanedana nispet ifade eden elkab ve unvanları kullanmaktan memnudurlar.

İkinci madde hükmünden istifade edenlerden memnuiyet hilafına harekette bulunanlar altı aydan iki yıla ve bu unvanları bu kimseler hakkında iltizamen kullananlar üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.

Madde 12 – İşbu kanun tarihi neşrinden itibaren meriyülicradır. 

Madde 13 – İşbu kanunun icrayı ahkamına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.





Birkaç ayda alfabemizi Arap'tan Latin'e çevirdiğimizde 600 yıllık yazınımızın sıfırlanmış olacağını

Birkaç ayda alfabemizi Arap'tan Latin'e
çevirdiğimizde 600 yıllık yazınımızın sıfırlanmış
olacağını, bütün ozanlarımızın, âlimlerimizin bir
gecede cahil hale geldiğini göremedik mi?

Arapça kargacık burgacıktı, öğrenmesi zordu, bizi
geri bıraktırıyordu da, Japon alfabesi daha az mı
"kargacık burgacıktı" ki Japonlar şimdi ABD'den
daha ilerideler.

GEREKİRSE SİLAH BİLE KULLANIRIZ





BUNLARI BİLİYORMUYDUNUZ


Bunları;

¥ l930′lu yılların Türkiyesi’nde Urla gibi bir Ege şehrinde bile insanların açlıktan öldüğünü…

¥ Ülkenin pek çok yerinde kefen bezi alacak kadar parası olmayan vatandaşların, Diyanet İşleri Başkanlığı’na müracaat ederek, ölülerini kefensiz gömme izni istediklerini, Başkan Şerafettin Yaltkaya’nın ise, herhangi temiz bir bezle kefenleyip defnedebileceklerine ilişkin “fetva” verdiğini…

¥ 950 yılına kadar liselerde ders kitabı olarak okutulan “Tarih II” isimli kitapta Kâbe’nin “tavla zarı”na benzetildiğini, “Hicret”în “kaçış” olarak nitelendiğini, Peygamber Efendimiz’den “Hicaz Peygamberi” olarak bahsedildiğini, buna mukabil yalancı peygamber Müseylime’nin bir hayli övüldüğünü ve Kur’an’ın “Muhammed’in fikirlerinin toplu olduğu kitap” şeklinde tanıtıldığını…

¥ Ortalama bir memurun aylık maaşının 50 lira olduğu yıllarda, 75 bin lira gibi büyük paralar harcanarak heykel dikildiğini…

¥ Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin babaannesi Hayme Ana’nın Çarşamba Köyü’ndeki (Bilecik/ Domaniç) türbesini Sultan II. Abdülhamid’in tamir ettirip pencerelerini atlas perdelerle, zeminini Hereke halılarıyla kapladığını, ancak tek parti yönetimi döneminde o muhteşem halının türbeden alınarak, partinin İnegöl İlçe Merkezi’ne serildiğini, atlas perdelerin ise kaymakamlık binasında kullanıldığını…

¥ Osmanlı Devleti, cumhuriyete dönüştükten sonra, ihtiyar bir Ürdünlünün, elindeki yeni Ürdün pasaportuyla İsviçre sefaretine giderek: “Herkes bu pasaportla alay ediyor, oysa eskiden Osmanlı pasaportum varken selam dururlardı. Ben Osmanlı teb’asıyım ne olur bunu değiştirin” diye sefaret yetkililerine yalvardığını…

¥ 16. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin gelişme yolunu tıkadığı ve Osmanlılarla savaştığı için Katolik Avrupa tarafından kendisine “Hıristiyanlığın şövalyesi” unvanı verilen Boğdan Beyi Büyük Stefan’ın ölüm döşeğinde, evlatlarına, “Bir gün korunmaya ihtiyaç duyarsanız, Asla Rus’a yanaşmayın, çünkü haindir, sizi yok eder. Kendinizi gönül rahatlığıyla Osmanlılara emanet edin, çünkü onlar âdil ve merhametlidirler” diye vasiyet ettiğini…

¥ 1976 yılında Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde, deniz suyunu tatlı suya çeviren bir tesisin açılışından sonra meslektaşları ile sohbete oturan dönemin Türkiye Büyükelçisi Necdet Özmen’in, “Bu Suudi Arabistan’ın ilk tuzdan arıtma tesisidir” demesi üzerine, Fransız Büyükelçisinin, “Hayır ekselans, bu Suudi Arabistan’ın ikinci tuzdan arıtma tesisidir. İlkini sizin dedeleriniz (Osmanlılar) 1800′lü yılların sonunda gerçekleştirdiler” diyerek ecdadımızın eşsiz mirasından habersiz yaşayan elçimizi mahcup ettiğini…

¥ Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kaybettiğimiz topraklarda yaşayan çeşitli halkların Osmanlı’yı hâlâ hürmetle andığını, yaşlı bazı Cezayirlilerin ve Libyalıların boyunlarına muska diye Osmanlı parası taktığını…

¥ Osmanlı Devleti’nin şahlanış dönemine rastlayan günlerde, Avrupalı papazların, Hıristiyan vatandaşlarını teselli etmek için, “Dünya hakimiyeti Türklere, Cennet de Hıristiyanlara verildi” şeklinde izahlar getirdiklerini (şimdi de biz öyle yapıyoruz), ama cemaatin çoğunun buna inanmadığını, “Dünyada dünyamızı elimizden alan alanlar, ahirette de cennetimizi alırlar” diye söylendiklerini…

BİLİYOR MUYDUNUZ?

Yavuz Bahadıroğlu - Yeni Akit
2012-02-29

Bir hocanın fesi elinden alındı



Bir hocanın fesi elinden alındı


İlginç bir belge. 1936 tarihinde Kamanlı imam yanlışlıkla tekbir getirir ve soruşturma başlar





Mustafa Kemal'in Anadolu'ya Gitme Şartları




Mustafa Kemal'in Anadolu'ya Gitme Şartları 

Kemal Paşa'nın şartsız şurtsuz Anadoluya gittiğini söylerler. Ancak eli boş gitmedi. Ağır şartlar sürerek gitti. Bakın Kemal Paşa bizi nasıl doğruluyor:

Paşa, Padişah'ın kendisine görevi teklif ettiği söylüyor ve devam ediyor:

"13 Mayıs 1919 tarihli Harbiye Nezaretine gönderdiği yazıda Dokuzuncu Ordu Müfettişi sıfatıyla istekleri şudur:

1)Müfettişlik karargâhı mensublarının üç aylık maaşlarının çıkarılması

2)Müfettişliğin fevkalâde masrafları için bir avans verilmesi

3)En az iki binek otomobil

4)Karargâhın seferi kabul edilmesi

M.Kemal, bunlar yerine getirildiğinde görevi başına hareket edeceğini bildiriyor."

Kaynak:Afet İnan, M.Kemal Atatürk'ün Karslbad Hatıraları s 18



Mustafa Kemal'in Anadolu'ya Gitme Şartları


Mustafa Kemal Samsun'a Vahdettin Han Tarafından Zorla Gönderilmiş




Mustafa Kemal Samsun'a Vahdettin Han Tarafından Zorla Gönderilmiş


Mustafa Kemal Samsun'a Vahdettin Han Tarafından Zorla Gönderilmiş

Derin Tarih dergisi Mayıs sayısında, Sultan Vahdeddin Han’ın 1923 senesinde Mekke’de yayımladığı beyannameyi aslıyla birlikte günümüz Türkçesiyle okuyucularına veriyor. Kitapta Mustafa Kemal’in Vahdeddin Han’a yazdığı, daha sonra sansürlenen telgrafın orijinal hâli konulmuş. Kemalist tarihin yazdığı Samsun’a çıkış masalını yerlebir eden telgrafla ilgili şu bilgiler verilmiş:

“Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktıktan sonra Sultan Vahdettin’e Havza ilçesinden yazdığı ünlü telgrafın Sivas’ta 28 Eylül 1919 tarihli İrade-i Milliye gazetesinde yayınlanmış nüshası önemlidir. Bu nüshanın özelliği şuradan gelir: Nutuk dahil diğer metinlerde “dil-hâh-ı milkdârîleri” şeklinde geçen terkip 9. satırda “ilka-i milkdarîleri” olarak yayınlanmıştır. Yani diğer metinlerde Mustafa Kemal Paşa Padişahtan aldığı ilhamla görevine devam ettiğini söylemekte, yukarıdaki halinde ise Padişahın zorlamasıyla başladığı görevine devam ettiğini. Burada yayınladığımız halinde yer alan “ilkâ” kelimesi sonradan yapılan neşirlerde çıkartılarak sanki bir tashih hatası varmış gibi farklı yayınlanmış, böylece bir belge daha tahrifata uğramıştır.”

Mustafa Kemal'in Anadolu'ya Gitme Şartları
Mustafa Kemal Samsun'a Vahdettin Han Tarafından Zorla Gönderilmiş





Ayasofya kime satıldı?



Ayasofya kime satıldı?

Şu cami satıldı, bu ahır yapıldı, filancası yıktırıldı, öbürü cephane oldu... Bir süredir siyaset meydanı cami tartışmasına açıldı. Gazetelerden, televizyon kanallarından arayanın haddi hesabı yok.

Soruyorlar: Gerçekten de Tek Parti devrinde camiler kapatıldı mı? "İbadete kapatılan Ayasofya örneği taş gibi önümüzde dururken başka kanıt aramaya ne hacet." diyorum kendilerine. Bir şaşkınlık vakfesi. Yüzleri karışıyor. Kimilerinin buruşuyor hatta. "Nasıl yani?" diye soruyorlar. Bu yazı, işte o "Nasıl yani?"nin cevabıdır.

Son sözümü başta söyleyeyim: Cami tartışmasının gelip dayanacağı yer, 78 yıldır ibadete kapalı bulunan Ayasofya'nın açılması meselesidir. Er veya geç Türkiye bu gerçekle yüzleşecek ve bu meseleye bir hal çaresi bulacaktır. Belki de Yunanistan'daki bir partinin seçim kampanyasında minareleri yıkılmış "Ayasofya Kilisesi" resimlerini kullanması birilerini uyandırır. Kim bilir?

"Ayasofya'nın sahibi kimdir?" diye soruyorum genç muhabire. Dudağını büküyor. Belli ki hiç aklına gelmemiş bu. Tapudaki sahibini soruyorsanız diyorum "Ebu'l-Feth Fatih Sultan Mehmed Vakfı". Nerede bu vakıf peki? Neden tapuda üzerinde görünen eserine sahip çıkmıyor? "Muhatabınız Vakıflar Genel Müdürü" diye cevap veriyorum, "Ona sorun." Cevap alamayacaklarını bile bile böyle diyorum.

Bir vakıf düşünün ki, tapulu malına sahip çıkamasın. Olur mu? Oluyor bizde. Peki Ayasofya'nın sahibi resmen Fatih ise (yoksa XI. Konstantin ve I. Jüstinyen mi?), eserin onun vakfiyesinde belirttiği şartlarda kullanılması gerekmez mi? Üstelik vakfiyedeki şu ateşten satırları okurken vicdanınız kanamayacak mı: "Kim ki bâtıl gerekçelerle bu vakfın şartlarından birini değiştirirse veya vakfın değiştirilmesi ve iptali için gayret gösterirse, vakfın ortadan kalkmasına veya maksat ve gayesinden başka bir gayeye çevrilmesine kast ederse Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti üzerlerine olsun. Ebediyyen cehennemde kalsınlar, onların azapları asla hafifletilmesin ve onlara ebediyyen merhamet olunmasın." (A. Akgündüz, S. Öztürk, Y. Baş, "Kiliseden Müzeye Ayasofya", OSAV: 2006, s. 141-2.)



Aslı Arapça olan vakfiyenin nüshaları Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü'nde, Topkapı Sarayı ile Türk ve İslam Eserleri müzelerinde mevcutken ve şartları herhangi bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bağlayıcıyken, nasıl olmuş da Ayasofya Camii ibadete kapatılabilmiştir? Vakıflar Kanunu mu değiştirilmiştir yoksa? Hayır, hem 1934'teki hem de yürürlükteki Vakıflar Kanunu bir vakfın, vakfedenin koyduğu amaçlar dışında kullanılamayacağını emrediyor. Sahibi olan Fatih, vakfının amacı dışında kullanılmasına tehditkâr ifadelerle karşı çıktığı halde 1934'te bir Bakanlar Kurulu kararıyla Ayasofya Camii müze yapılmıştır. Altında Atatürk'ün, İnönü'nün vs. imzalarının bulunması hukuk nazarında bir şeyi değiştirmez. Hukuksuzluk hukuksuzluktur. Bu hukuksuzluğu kimin yaptığı hukuku ilgilendirmez. (Adalet Tanrıçası'nın gözleri bağlıdır, unutmayın.)

Kaldı ki, 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi de bir garabet abidesidir. İlk cümlesi şöyle: "Maarif Vekilliği'nden yazılan tezkerede (...) Ayasofya Camii'nin müzeye çevrilmesi bütün Şark âlemini sevindireceği ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle müzeye çevrilmesi istenmiş..." Acaba 1934'te Şark, yani İslam âleminde Ayasofya'nın müzeye çevrilmesine sevinecek bir Allah'ın kulu var mıdır? Yoksa kararname sahiplerinin kafalarındaki 'Doğu', bizim zannettiğimiz gibi İslam dünyası değil de, Sovyetler Birliği miydi? Halkı Ortodoks olan Sovyetler Birliği'nden başka Ayasofya ile ilgilenecek bir Doğulu devlet kim olabilir o tarihte?

Sonra müze yapılarak insanlığa bir bilim kurumu kazandırılacağı ifade ediliyor. Sanki camiyken Ayasofya'da inceleme yapılamıyor muydu? Üstelik medreseler kapatılmadan önce Ayasofya'da her sütunun dibinde bir alimin ders verdiğini, yani tam da kapatılmasıyla bir bilim kurumunun tarihe gömüldüğünü bile söyleyebiliriz. Üstelik kararnamede Ayasofya'nın müzeye çevrileceği ifade edilirken, ibadete kapatılacağından söz edilmemiştir. Denilebilir ki, 'Canım, müze yapılınca anlaşılmıyor mu ibadete kapatılacağı?' Ama bir kararname çıkarıyorsanız muradınızı yarım yamalak ifade edemezsiniz. Müze yapılacak. Tamam da ibadete kapatılacağı nerede yazıyor?

Burada avukat Abdullah Mehmet Çalışkan'ın değerlendirmesini paylaşmak istiyorum. "Ayasofya Camii Meselesinin Etrafındaki Gerçek" adlı kitabında şöyle diyor: "Ayasofya kararnamesinde hukukî bir gerekçe bulmaya imkân yoktur. Bakanlar Kurulu kararının hangi kanuna dayandığı da yazılmamıştır. Çünkü Bakanlar Kurulu'nun dayanak yapabileceği bir kanun mevcut değildir. Bakanlar Kurulu'nun hangi yetkiye istinaden bu konuyla ilgilendiği hususunda hukukî bir mütalaa da yazılmamıştır. Çünkü bu konu, ne TC. Anayasası ne de Türkiye'de yürürlükteki kanunlar tarafından Bakanlar Kurulu'na verilen yetkiler dahilinde bulunmamaktadır. Anayasadan bahsedilmemiştir, çünkü Anayasa'ya aykırıdır. Vakıf hukukundan bahsedilmemiştir, çünkü vakıf hukukuna zıttır. Görülüyor ki, Bakanlar Kurulu bu kararı ile anayasa ve kanunları yok saymıştır."

Kararnameye bir sıra numarası verilmemiş olması gariptir. Daha da garibi, Resmi Gazete'de yayınlanmamıştır. Kararnamelerin bulunduğu resmi dairede aslı bulunmadığı gibi resmi kanun kitaplarında da mevcut değildir. Hukukî açıdan sakat kararnamenin tartışılmasını ehline bırakalım ve kamu vicdanını yansıtan bir sese kulak verelim. Bediüzzaman Said Nursi, ezanı özgürlüğüne kavuşturarak "on derece kuvvet bulan" Demokrat Parti'den Ayasofya'yı da özgürlüğüne kavuşturmasını ister. Ona göre bu bir "yara"dır ve hükümet bu yaraya "merhem" sürmeli, Ayasofya'yı ibadete açmalıdır.

Ayasofya'nın, 1930'larda iyi ilişkiler kurmaya çalıştığımız Yunanistan'a, dolayısıyla Batı dünyasına göz kırpmak için müze yapıldığını kabul edelim. Bence kararnamedeki "bütün Şark alemi sevinecek" ifadesinde bir dil sürçmesi olmuş. "Garp, yani Batı âlemi" diyeceklerdi besbelli. Baksanıza, Yunanistan'daki Yeni Demokrasi Partisi, Ayasofya'yı yalnız minaresiz göstermekle kalmamış, kubbesine bir de haç dikmiş! Unutmayalım ki, Mütareke döneminde yapılan Sultanahmet mitinglerinden biri de Ayasofya'ya haç takılacağı söylentisi üzerine gerçekleşmişti.

Mustafa ARMAĞAN


Sormalıyız kendimize: Neden İsrail denen birkaç milyonluk korsan bir devlet, bir buçuk milyar Müslüman’ı susta durduruyor?..



Sormalıyız kendimize:

 Neden İsrail denen birkaç milyonluk korsan bir devlet, bir buçuk milyar Müslüman’ı susta durduruyor?..

Neden üçyüz seneden beri hiçbir buluşun ve keşfin üstünde hiçbir Müslüman’ın imzası yok?..

Neden dünya milletlerinin önderi ve örneği iken, en geri sıralara düştük?..
İslam dünyası neden istikrarsız, neden iç savaşların kıskacında bocalıyor?..
Neden İslam dünyasını çapaçul diktatörler yönetiyor, demokrasi denemeleri daima hüsranla sonuçlanıyor?..

Neden bütün tepkimiz, tepki duyduğumuz milletlerin ürettiği mamul maddelere ambargo koymaktan ibaret kalıyor da ondan iyisini üretme çabasına girmiyoruz?..

Neden dünya çapında karikatüristimiz, ressamımız, gazetecimiz, siyasetçimiz, bilim adamımız yok?..

Neden Peygamber Efendimiz’e karikatürle hakaret eden karikatüristin karşısına karikatürle, romanla hakaret edenin karşısına romanla, resme resimle, şiire şiirle, filme filmle karşı koyamıyoruz da bağırıp çığırarak cevap vermeye çalışıyoruz?

Hikâye malum: 1409’larda Bursa’ya gelen İranlı bir âlimin, Efendimiz hakkında küçültücü ifadeler kullanması üzerine Süleyman Çelebi kaleme sarılmış ve “Vesiletü’n Necat” [bildiğimiz mevlid] isimli muhteşem eserini yazmıştı…

Ne ambargo, ne galeyan: Fikre karşı fikir, kaleme karşı kalem, kelama karşı kelam! Bu yöntem o kadar etkili oldu ki, atılan tüm iftiraları sildi süpürdü. Bugün o iftiraların esamisi dahi okunmazken, Mevlid hâlâ gürül gürül okunuyor…

Bu konular üzerine kafa yorabilir, kabiliyetimiz ölçüsünde görevler üstlenebiliriz…

“Müslüman birey” olarak, Müslümanları “kurun-u vusta”da (ortaçağ) tevkif eden (durduran) engelleri kendi çapımızda aşmanın formüllerini üretmeyi deneyebiliriz…

En azından böyle tasalarımızın olması gerekiyor…
Aksi taktirde “Müslüman dindar”lar “kemiyet” (sayıca) olarak artarken, “keyfiyet” (nitelik) olarak azalmaya devam edecekler.

Her biri müstesna kürsülerden yıllar boyu cemaate seslenen hocalarımızın bu gibi konulardan hemen hemen hiç bahsetmemeleri ne kadar acı! Hocalarımız İslâm Dini’nin sadece ibadet boyutuyla ilgili vaazlar veriyorlar, “tefekkür” ummanımızdan beslenip bunları halkla paylaşan yok gibi…
Sonuç olarak toplumumuza “İslâmın beş şartı” ile sınırlı bir din algısı yerleşmeye başladı. İslâmî hayatın parçaları olan kelime-i şahadet, namaz, oruç, hac, zekât gibi farzlar, “İyi Müslüman” olmak için yeterli sayılıyor. Bir birimize namazı-orucu anlatıyoruz da, İslâmın “ilim-irfan” ve “tefekkür” boyutunu yeniden nasıl inşa edeceğimiz konusunda bir gayret göstermiyoruz.

Oysa namazı, orucu, haccı, zekâtı idrak için bile ilme, irfana ve tefekküre (derin algı ve analize) ihtiyacımız var.
Zaten Kur’an bizi görmeye, idrak etmeye ve düşünmeye dâvet ediyor; hatta zorluyor…


Minaresi 6 ok camisi gazino



Minaresi 6 ok camisi gazino

Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) tek parti iktidarı döneminde bir kısmını sattığı camileri sadece ahır ve depo olarak kullanmadığı ortaya çıktı. CHP, 1750'de yapılan Beykoz'daki Küçüksu Camii'nin önce minaresini yıkıp yerine 6 okunu dikti, ardından burayı Halkevi'ne dönüştürdü.

MENDERES YIKTI DEDi AMA... 

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'in 'CHP camileri kapattı" ifadesine tepki gösteren Kemal Kılıçdadroğlu'nun "Onurluysan o camileri açıkla" şeklindeki sözleri tek parti döneminde satılan, ahıra veya depoya çevrilen camileri gündeme getirdi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında 9 belgeyle 'CHP geçmişte bazı camileri satmış ya da ahır olarak kullanmıştır' demişti. Kemal Kılıçdaroğlu ise Menderes döneminde yıkılan camilere Küçüksu Camii'ni örnek vermişti. Ancak söz konusu camiyi CHP'nin kumarhaneye çevirdiği, daha sonra ise yapının Celal Bayar tarafından çevresindeki gazinolarla birlikte yıkıldığı ortaya çıktı.

MİNARENİN YERİNE 6 OK

1750'lerde yapılan Küçüksu Camii, Padişah I. Mahmut'un fermanı ile 1835'te restore edildi. 1930'larda ise caminin hemen yanında bulunan Küçüksu Kasrı devlet büyüklerine tahsis edildi. Bu süreçte caminin minaresi anlaşılamayan bir sebeple yıkıldı. Bu gelişmelerin ardından bir süre CHP Halkevi olarak kullanılan cami daha sonra da parti tarafından lokale dönüştürüldü. Halkevi ve lokal olarak kullanılırken caminin yıkılan minaresinin yerine ise CHP'nin parti amblemi olan 6 ok yerleştirildi. CHP, geçmişte de bir başka camiyi parti binasına çevirip, çatısına da parti sembolü 6 demir kazık yerleştirmişti.

CAMİDE LANGIRT OYNADILAR

Küçüksu Kasrı'nın karşısında bulunan cami, Halkevi ve lokale dönüştürülürken dönemin CHP lideri İsmet İnönü'nün yakın arkadaşı Şakir Uzunhasanoğlu'nun burada bir gazino açtığı ortaya çıktı. Piknik ve ibadet yeri olan Küçüksu Kasrı'nın bulunduğu bölge CHP'nin ve eğlencenin merkezi oldu. O dönemi anlatan görgü tanıkları, Halkevi'nden sonra lokale çevrilen camide kağıt oyunu ve langırt oynatıldığını anlattı. Konu hakkında araştırmalarda bulunan Tarih ve Kültür yazarı Eyüp Ensar Uğur, 'Halkevi'ne çevrilen cami daha sonra da lokal yapılmış ve burada kağıt ve langırt oynatılmış' dedi. Bir dönem CHP'lilerin eğlence merkezi haline getirilen caminin yerinde şimdilerde otopark bulunuyor.
Satamadıklarını ahır yaptı

CHP'nin tek parti iktidarı dönemine denk gelen 1926-1950 yılları arasında 513 cami satıldı. 327 cami arsası da CHP tarafından satışa çıkarıldı. Aynı dönemde camilerin yanısıra mescitler de satışa çıkarıldı. Satılan mescit sayısı 1070 olarak tespit edildi. Başta İstanbul'daki Osmanlı yapıları olmak üzere satılamayan çok sayıda cami ise ahır ya da depoya çevrildi. 

Haber Kaynağı: YeniŞafak





İngiliz Casusun İlginç Tuzakları (Günümüzde Yaşadığımız Sorunlar)



-------------------------------------
İLGİLİ BÖLÜMLER
--------------------------------------

çok partili sisteme geçildi yalanı (Bölüm 3)




 çok partili sisteme geçildi yalanı (Bölüm 3)

3 – Osmanlı Ahrar Fırkası (Fırka-i Ahrar)

(Fotoğraf: Osmanlı Ahrar Fırkası’nın Istanbul ikinci seçmenlerine Beyannamesi’nin aslı [27 Teşrin-i sâni 1324.] )

Osmanlı Ahrar Fırkası 1 Eylül 1324 (14 Eylül 1908) tarihinde Istanbul, Bab-ı âli Caddesi’nde (No:66) kurulmuştur. (Hilal Matbaasında özel bir daire). Ahrar, “hür”ün çoğuludur. Özgürler anlamındadır. Siyasal partiler yelpazesine göre Liberaller demektir.[1]

Ahrar’ın Osmanlı Devleti’nin 610′uncu yıldönümü dolayısıyla verdiği ziyafete (26 Ocak 1909) Sadr-ı âzam Kâmil Paşa’nın katılması, rakip parti Ittihat ve Terakki Cemiyeti’ni öfkelendirmiştir. Gördüğünüz gibi, Osmanlı Devleti’nde siyasal partiler faaliyettedir… Üstelik, koskoca Sadr-ı âzam’ı davet edilebilmekte ve Sadr-ı âzam Kâmil Paşa’da davete icabet etmektedir.

Diğer yandan Hüseyin Cahit, Ittihat ve Terakki Partisi ile özdeşleşen “Tanin” gazetesinde Sadr-ı âzam Kâmil Paşa’nın katıldığı söz konusu ziyafet hakkında iki büyük gazete sayfası uzunluğunda bir başmakale yazabilmiştir.[2]

Ancak aynı “Tanin” gazetesi Cumhuriyet, Özgürlük, Demokrasi getirdiği söylenen M. Kemal Atatürk’ün döneminde, yani 16 Nisan 1925′te süresiz kapatılmıştır.[3]

Yetmedi !!

Gazetenin sahibi ve başyazarı olan Hüseyin Cahit Yalçın, 20 Nisan 1925′te Cebeci Hapishanesi’ne tıkılmış ve 7 Mayıs’ta Çorum’da **ömür boyu sürgün** cezasına çarptırılmıştır.[4]

Suçu (!) neydi biliyor musunuz?

Gazetesi’nde, Terakkiperver Parti’nin Istanbul Merkez Şubesinin 12 Nisan’da aranmasını; “Dün Gece Terakkiperver Fırka basıldı” biçiminde duyurması.[5] Böyle diktatörlük nerede görülmüş??

Bitmedi !!

Farzedelim ki, Hüseyin Cahit suç işledi. Peki, 6 Mart 1925′te kapatılan[6] Tevhid-i Efkar, Istiklâl, Son Telgraf, Sebilürreşad gazeteleri de mi suç işledi? Hepsi mi suçluydu?

Bitmedi !!

1931 Matbuat Kanunu nedeniyle Vatan ve Vakit gazeteleri de kapatılmış, gazetelerin sahip ve yazarları Istiklâl Mahkemeleri’nde yargılanarak tutuklanmışlardır. Izmir’de Sada-i Hak, Trabzon’da Istikbâl ve Kahkaha, Istanbul’da Press de Suar isimli yayın organlarının hepsi kapatılmıştır.[7] Bunlarda mı suçluydu?

Bitmedi !!

14 Eylül 1930′da Yeni Asır gazetesi yazarlarından Behzat Arif, Yazı Işleri Müdürü Abdullah Abidin **üç buçuk yıl ağır hapis** cezasına çarptırılmışlardır.[8] Bunlarda mı suçluydu?

Osmanlı’ya ve dinimize haşa “Ortaçağ karanlığı” diyen kemalist rejim, memleketi; “Cahiliye karanlığı”na götürdü.

Bitmedi !!

SCF’nin kapatılmasından sonra Son Posta Gazetesi’nde gerek Ahmet Ağaoğlu gerekse Zekeriya Sertel’in CHF’ye (CHP) yönelik yaptığı sert eleştiriler sonucu, Sertel ve gazetenin Sorumlu Müdürü Selim Ragıp **üç yıl ağır hapis** cezasına çarptırılmışlardır.[9]



KAYNAKLAR:

[1] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 142.

[2] Bakınız; 22 Mart 1325 tarihinde “Tanin” gazetesinde Hüseyin Cahit Yalçın’ın, “Kâmil Paşa’nın Izahnamesi” isimli yazısı.

[3] Prof. Nurşen Mazıcı, Atatürk Döneminde Muhalefet 1919-1926, Dilmen Kitabevi, Istanbul 1984, sayfa 153.

[4] Prof. Nurşen Mazıcı, Atatürk Döneminde Muhalefet 1919-1926, Dilmen Kitabevi, Istanbul. 1984, sayfa 153.

[5] Ahmet Turan Alkan, Istiklal Mahkemeleri, Ağaç Yay., Istanbul 1993, sayfa 69-85.

[6] Prof. Nurşen Mazıcı, Atatürk Döneminde Muhalefet 1919-1926, Dilmen Kitabevi, Istanbul. 1984, sayfa 153.

[7] Prof. Dr. Izzet Öztoprak, Kurtuluş Savaşı’nda Türk Basını, Tisa Mat., Istanbul 1981, sayfa 379-391.

[8] Çetin Yetkin, Türkiye’de Tek Parti Yönetimi 1931-1945, Altın Kitaplar, Istanbul 1983, sayfa 67.

[9] Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Gözlem Yayınları, Istanbul 1977, sayfa 199-201.






DİĞER BÖLÜMLER
Cumhuriyetin ilk siyasi partileri ve parti kapatmalar (1)

çok partili sisteme geçildi yalanı (Bölüm 2)


çok partili sisteme geçildi yalanı (Bölüm 6)


çok partili sisteme geçildi yalanı (Bölüm 7 ve SON)


İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *