31 Ağustos 2013 Cumartesi

ALKOLÜ FAYDALI DİYE TANITTILAR

Z
Ankara'da bulunan Atatürk Orman Çiftliği'nde kurulan 'Aile Bira Bahçeleri'nde alkol alan küçük çocuklar!
Küçük Ülkü Atatürk'ün kendisine Ankara Bira Fabrikası'nda bira içirdiğini itiraf ediyor.  

BİRAYI SÜTTEN SAĞLIKLI GÖSTERMEYE ÇALIŞMALARI


İnönü tarafından yıkılıp önce içkili gazinoya sonra top sahasına çevrilen Taksim Topçu Kışlası

Beyoğlu’nda bulunan Katip Mustafa Çelebi Camii’nin bugünkü iç ve dış görüntüsü


AYRINTILAR İÇİN




İLK TÜRÇE EZAN NE ZAMAN OKUNDU


EZANIN TÜRKÇEYE ÇEVRİLMESİNDE ATATÜRK BİZZAT ÇALIŞMIŞTI.

Atatürün ilgilenmediğini söylemek bizim gibi 15 yıl onun yanında bulunmuş olanları değil,o zamanı hiç bilmeyen vatandaşları bile kandıramaz.Kaldıki ben,ezanın ve tekbirin Türkçe'ye çevrilmesinde Atanın bizzat çalıştığını bilirim.Atatürk sağ kalsaydı çoktan Kur'anı da türkçe okutacaktı.Bu işi önceleri bir metin meselesi sonrada din çalışmalarının bitmemiş olması geviktirmiştir.Tarihi doğru öğrenmek isteyenler için hakikat budur.

Falih Rıfkı Atay
kaynak:cumhuriyet gazetesi 8 şubat salı sayfa 1,sayfa3

**********************************************************

CHP iktidarında, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelgesi ile de ezanın sadece Türkçe okunmasına karar verilmişti. İlk Türkçe ezan, 3 Şubat 1932'de Hafız Rıfat Bey tarafından Fatih Camii'nde okunmuştu. Tam 18 yıl boyunca memleketimizde ezanın Türkçe olarak okunması icbar edildi, Arapça okuyan bir çok hoca görevinden alındı, sürüldü ya da hapse tıkıldı.
Ta ki DP iktidarında ve 16 Haziran 1950 tarihinde kabul edilen kanunla ezanın okunmasında kullanılacak dil serbest bırakıldı, Arapça okundu ve bu unutulmayacak saçmalık da sona ermiş oldu.
İstiklâl Marşı'mızda Mehmed Âkif Ersoy, ezanımızın daimi olması gerektiğini şöyle yazmıştır:

"Rûhumun senden, ilâhi, şudur ancak emeli; 
Değmesin mabedimin göğsüne na-mahrem eli! 
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli, 
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli."

İsmet Özel ise 1974 yılında Sezai Karakoç'un yönettiği Diriliş Dergisi'nde yayımlanan "Amentü" adlı bu şiiriyle, ezan gerçeğini çok açık biçimde açıklamış ve Türk şiirine unutulmayacak bir şiir kazandırmıştır.

"insanın 
gölgesiyle tanımlandığı bir çağda 
marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak 
belki ruhların gölgesi düşer de marşlara 
mümkün olur babamı varlık sancısıyla çağırmak:

ezan sesi duyulmuyor, haç dikilmiş minbere 
kâfir yunan bayrak asmış, camilere her yere 
öyle ise gel kardeşim, hep verelim elele 
patlatalım bombaları, çanlar sussun her yerde

çanlar sustu ve fakat 
binlerce yılın yabancısı bir ses değdi minarelere:
tanrı uludur, tanrı uludur..."

7 Ocak 1932 Akşam Gazetesi : 
Hafızlar Bundan Sonra “Kur’anı Daima Türkçe” Okuyacaklar !

**************************************************************************

"M.Kamal, ibadet devrimine ezan ve NAMAZı Türkçeleştirmekle başlamıştı. 

Gerçekte verdiği ilk emir ezan ve NAMAZın Türkçeleşmesi idi.

İnönü, M.Kamala yalvarmış, önce ezanı Türkçeleştirelim sonra NAMAZa sıra gelir demişti. Arkadan dil ve Kur'an metni meseleleri çıktı, NAMAZın Türkçeleştirilmesi gecikti. M.Kamal sağ kalsaydı ibadet reformu olacağından da şüphe yoktu. Kemalizm aslında büyük ve esaslı bir DİN REFORMUdur."

-Abdurrahman Dilipak; Bir Başka Açıdan Kemalizm, sh:107-

**************************************************************************

Türkçe ezan, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu dönemde Arapça orijinali yerine, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelgesi ile ezan'ın Türkçe okunmasıdır.

 CHP iktidarı döneminde uygulamada kalmıştır. Bu süreç içerisinde ezan Türkçe okunmuştur. 

1950 Seçimlerinden sonra Demokrat Parti'nin Arapça okunmasını istemiştir. 

Aslında Türkçe ezan tamamen kaldırılmamıştır, ancak 1950 tarihinden sonra Türkçe ezan okunmamıştır. Günümüzde ezan Arapça okunmaktadır.

Tarihte Türkçe ezan 

Macar halk edebiyatı bilgini İgnaz Kunoş, 1885'te İstanbul'u ziyaret eder ve Şehzadebaşı'nda dolaşır. Onun 1926 yılında İstanbul Üniversitesi'nde verdiği konferansında Osmanlı İstanbul'unu anlatmıştır. Konuşmasında Türkçe ezan'ın Osmanlı'da da var olduğunu belirtmiştir.

Türkçe ezanın dile getirilmesi

Türkçe ezan okunması konusu Meşrutiyet dönemindeki bazı aydınlar tarafından da dile getirilmişti. Bunu Ziya Gökalp şöyle şiirleştirmiş:

"Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur.
Köylü anlar manasını namazdaki duanın
Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kuran okunur
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda'nın
Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın."

Atatürk 1932'de, önce Türkçe ezan okunmasının dinen caiz olup olmadığını tartıştırıyor ve caiz olduğu belirleniyor.

Türkçe ezan uygulamasına geçiş 

1931 yılının Aralık ayında, Mustafa Kemal Atatürk’ün cumhurbaşkanlığı döneminde İsmet İnönü'nün başbakanlığı döneminde dokuz hafız, Dolmabahçe Sarayı’nda ezanın ve hutbenin Türkçeleştirilmesi çalışmalarına başladı.

Kur'an’ın Türkçe tercümesi ilk kez 22 Ocak 1932 tarihinde İstanbul’da Yerebatan Camii’nde Hafız Yaşar (Okur) tarafından okundu.[1]Bundan 8 gün sonra, 30 Ocak 1932 tarihinde ise ilk Türkçe ezan, Hafız Rıfat Bey tarafından Fatih Camii’nde okundu. 3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi’nde de, Ayasofya Camii’nde Türkçe Kuran, tekbir ve kamet okundu.[3]18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Riyaseti, ezanın Türkçe okunmasına karar verdi. Takip eden günlerde, yurdun her yerindeki Evkaf Müdürlüklerine Türkçe ezan metni gönderildi. 4 Şubat 1933 tarihinde, müftülüklere ezanı Türkçe okumalarını, buna uymayanların kati ve şedid (kesin ve şiddetli) bir şekilde cezalandırılacaklarını bildiren bir tamim gönderildi.

Salanın Türkçeleştirilmesi 

Türkçe ezan uygulamasının ardından, Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi'nin 6 Mart 1933'te yayımladığı bir tebliğ ile İslam peygamberi Muhammed'e hürmet ve saygı ifade eden sözlerin yer aldığı salanın da Türkçe okunmasına karar verilmiştir.[4]
Daha sonra yapılan çalışmalar.

1941 yılında çıkarılan 4055 sayılı kanunla Türk Ceza Kanunu'nun 526. maddesine bir fıkra eklenmiştir. Değişikliğe göre, Arapça ezan okuyanlar ve kamet getirenler, üç aya kadar hapsedilecek ve 10 liradan 200 liraya kadar para cezası ödeyeceklerdi.

Kıbrıs Türkleri'nde Türkçe ezan

1932 yılında, Türkçe ezanın kabulünden sonra, Kıbrıs Türkleri de ezan çalışmalarına başlamıştır. Kıbrıs Müftüsü Dânâ Efendi 1954 yılında konuyla ilgili olarak ezanın Türkçe okunması câiz olduğuna ve halk, Türkçe okunmasını arzu ettiğine göre tercihen okutturulmasını maslahâta uygun görülmektedir diyerek fetva vermiştir.

Cumhuriyet kurulduktan sonra CHP döneminde 18 sene boyunca ezan Türkçe okunmuştur. 1950 Türkiye genel seçimleri sonrasında, Demokrat Parti Türkçe ezan ile ilgili olarak çalışmalara başladı. 14 Haziran günü gazetelerde açıklanan çalışmalar 16 Haziran günü hızlanmış, halkın meclis önünde tepki vermeye -destek amacı ile- başlayınca çalışmalar hızlanmış, ve kabul edilmiştir. 

Aynı gün sonuç Celal Bayar'a telsizle gönderilmiştir. Celal Bayar da kabul etmiştir. Aslında çıkarılan yasaya göre Ezan dili serbest bırakılmıştır.

Kabulden sonra yaşanan olaylar 

Aynı gün İkindi ezanında Arapça ezan yasağı resmen kalkmıştır. Bursa'da bir camiide 7 defa İkindi ezanı okunmuştur. Şanlıurfa'da Hasan Padişah Camii müezzini de kabulü dolayısıyla ağlamıştır.[9] Ayrıca, 6 Temmuz 1950 tarihinde de haftada üç gün Ankara Radyosu'nda Kur'an okunacağı belirtilmiştir.
KAYNAK



**************************************************************************
kaynak:wikipedia 
              milliyet 
              memurlar
              timeturk
           
                

30 Ağustos 2013 Cuma

GENEL EVİ KURBAN KESİLEREK AÇTILAR...


Kadın haklarından dem vuranlar, Kadınları nasıl da sex kölesi olarak pazarlamış.. Hizmet dedikleri bu mu?

Milli mücadelede en fazla şehid veren illerimizden olan Antep altı bine yakın şehit vermiştir. 1918 yılında Fransızlar Antep'i işgal ettikten ancak üç yıl sonra Fransız bayrağı Antep kalesine zorla çekildi.Bu işgal zamanında henüz 16 yaşında bir genç olan yiğit Kâmil, Fransızların işgali altındaki Antep sokaklarında dolaşırken bir Fransız askerinin elinin, bir Türk kızının başörtüsüne değdiğini görünce dayanamadı; Fransız askerini öldürdü. Onuda orada şehid ettiler ve bugün Şehit Kâmil adında Gaziantep'te bir ilçe var. İşte bu mübarek şehidimizin bulunduğu ve ismiyle anılan bu ilçede gerçekleşen vakıadan yetmiş yıl sonra 1990'da CHP li Belediye Başkanı CELAL DOĞAN (1989 - 2004) genelev açıyor ve açılış kurban kesilerek, tekbir getirerek yapılıyor. Ortadoğu'nun en lüks, en modern kerhanesinin 1990 yılında Gaziantep şehrimizde kurban kesilerek, "Allahuekber" nidalarıyla, tekbirlerle, güle eğlene, bayram havasında açtılar. BU 




İŞ BANKASI NASIL KURULDU

Çocuğunu Satarak Osmanlı'ya Yardım Etmek İsteyen Hintli Kadın

"Yıl 1913. Hint Müslümanları Balkan harpleri yapan Osmanlı'ya yardım için büyük bir meydanda yardım kampanyası açarlar. Herkes elinde olanı verir.

 Bir kadın hiçbir parası olmadığı için çocuğunu getirir ve der ki "benim çocuğumu satın alın. Alında parasını Osmanlıya gönderebileyim".

 Bir diplomatik belgede Londra'daki arşivde bunu okuyunca gözümden yaşlar boşandı. Görevli "hasta mısınız" diye sordu. Ben "hayır" dedim. Bir mendil istedim. Gözlerimden akan yaşları sildim."

"İngiliz arşivlerinden okudum.1940'larda bir İngiliz Büyükelçisinin notlarında şu yazıyordu: 

'Aradan geçen zamana rağmen İslam ülkelerinin sefirlerinin hala Türkiyeye bakışlarını ve onu önder olarak görmelerini anlayamıyorum. Türkler böyle giderse ya İslam aleminin liderliğine ilerler ki bu bizim zararımıza olur ya da şimdi gitmekte oldukları batıya doğru yol alırlar."[1]

Hint ve Pakistanlı Müslümanlar tarafından milli mücadeleye destek için Atatürk’e gönderilen yardımların 250.000 TL’lik kısmı Kurtuluş Savaşı sonrasında İş Bankası’nın kuruluş sermayesinin bir kısmını oluşturmuştu.[2]

İş bankası,nın ilk sermayesi de Hindistan,dan mustafa kemal,e gönderilen paranın geri kalanı idi.Bu para ,millete ve devlete gönderilmişti.Mustafa kemal el sürmemeli idi mustafa kemal yanındakilere örnek olmalı idi.[3]

İş Bankası’nın kurucusu Celal Bayar Mayıs 1982’de çıkan İş Dergisi’ne verdiği bir mülakatta, “Biz bismillah dedik, işe koyulduk. Atatürk ‘Git Osmanlı Bankası’ndan 250 bin lirayı al, bu işe başla’ dedi” şeklinde anlatmıştır İş Bankası’nın kuruluş hikâyesini. Burada sorulması gereken soru, ‘İyi de Osmanlı Bankası’ndaki o 250 bin lira nereden gelmişti?’den başKası olursa tarih ofsayttan başını kurtulamaz. Nitekim Bayar aynı konuşmasında bu paranın kökeni hakkında yöneltilen soruya kaçamak cevap vermekte ve ‘böyle bir şeyi araştırmaya lüzum görmediğini’ söylemektedir.

4 nolu hesabın dökümünde Makbule Hanım, Hafız Yaşar ve İsmet İnönü'ye ödenen meblağlar.

Tuhaf gerçekten de. Merak damarları mı kurumuştur aklımızın acaba?
Bu konuda bize yardımcı olacak bilgiyi Atatürk’ün yakınlarından Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarının 2. cildinde buluyoruz.

Soyak’a göre Hindistan Müslümanları, Mustafa Kemal Paşa’nın şahsına yaklaşık 500-600 bin lira tutarında bir para göndermiştir (yaklaşık 1 Sterlin = 7 TL). Paşa, bu paranın 500 bin lirasını Büyük Taarruz’dan önce ihtiyaçların karşılanması için Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın emrine vermiştir. 

Zaferden sonra bu paranın 380 bin lirası İcra Vekilleri Heyeti kararıyla Atatürk’e iade edilmişti. Atatürk bu paranın “en faydalı bir şekilde nerede ve nasıl kullanılabileceğini” düşündü ve sonunda 250 bin lirasını İş Bankası’nın temel sermayesi olarak tahsis etti. (Soyak’ın eksik bıraktığını biz tamamlayalım: Yardım parasından 207 bin lirayı da aynı bankadaki 2 nolu hesaba yatırmıştı.)

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Soyak’ın hatıralarından paranın kaynağını öğrendik ama yine de boşluklar kaldı. 

Bir kere resmi olarak bilinen rakam, 125 bin sterlindir 2006 rakamlarıyla 11,7 trilyon TL’ye tekabül etmektedir.Şimdi bu ciddi meblağ sırf Milli Mücadele’ye yardım için mi gönderilmişti yoksa başka bir amacı mı vardı? O İcra Vekilleri Heyeti, yani Bakanlar Kurulu kararı neden bugüne kadar bulunamamıştır ve Mustafa Kemal Paşa’nın Bayar’a “Git, çek” dediği Osmanlı Bankası’ndaki hesabına ilişkin herhangi bir kayda niçin rastlayamıyoruz? Bu bir ‘sırdaş hesap’ mıydı? Öyleyse neden gizliydi?[4]

Kaynaklar:
[1]Prof. Dr. Azmi ÖZCAN Bilecik Üniversitesi Rektörü
[3]Kaynak:Falih Rıfkı Atay,Çankaya,istanbul 1969 Bateş yayınları,sayfa 457.
[4]Kaynak : yeni nesil yakın tarih ansiklopedi serisi

*********************************************

ATATÜRK`ÜN HİNDİSTAN MÜSLÜMANLARINDAN "ÖNÜMÜZ KIŞ,İNSANLAR AÇ" DİYE TEKRAR PARA İSTED MEKTUP

TTK yayinlarinda
Atatürk ve Türk Dünyası, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayı 79, sayfa 221.

M. Kemal Atatürk, Hindistan Müslümanlarına, olağanüstü gayretlerle toplayıp gönderdikleri miktarı takdir etmek için bir mektup göndermiştir. Bu mektupta, Hindistan Müslümanlarına, Türk kardeşlerine karşı gösterdikleri hissiyat ve yardımlarından dolayı teşekkür etmiştir.[1]

Bunun yanı sıra kendi el yazısıyla, “TBMM Reisi Başkumandan Gazi Mustafa Kemal” imzalı bir teşekkür mektubu da göndermiştir.

“Hindistan Merkezi Hilafet Komitesi reisi Muhibb-i Hâlisim Seyyid Chotani Hazretlerine” diye başlayan ve kazanılan zaferde Hintli müslümanların da payı olduğu belirtilen 9.11.1338 tarihli mektubunda M. Kemal, milyonlarca insanın yaklaşan kışa “elbisesiz, me’vasız ve erzaksız bir halde” maruz kalacağını yazıyor ve Hintli müslümanlardan “yine yardım” istiyordu.[2]

Hint Müslümanlarının dişinden tırnağından artırıp gönderdikleri paraları halkın ihtiyacına sarfetmek yerine bir kenarda tutan M. Kemal, zaten kendileri de perişan durumda olan Hintli müslümanlardan daha fazla yardım talep etmektedir.

Hindistan müslümanlarının taa Trablusgarp ve Balkan savaşlarından beri elverişsiz koşullarda bize yardım gönderdikleri malumdur. Buradaki Hindistan Müslümanları, günümüzde Pakistan, Bangladeş ve Hindistan sınırları içinde yaşıyorlar.

Genç kızlar çeyizliklerini, öğrenciler harçlıklarını velhasıl herkes ne imkanları varsa “tek Osmanlı ve Hilafet yaşasın” diyerek yardım göndermişlerdir. O topraklar o zamanlar Ingiliz hakimiyetindedir.

Gelişmeleri takip eden bir Ingiliz görevlinin kaleminden rapor edilen şu ifadeler kelimelerin anlam sınırlarını zorladığı bir vakayı da kaydetmiştir:
“Herkes elindeki her şeyi Osmanlı’ya yardım için getirip bırakıyordu. Bir ara kalabalık telaşlandı, bir hareketlilik görüldü. Kucağında bebek bulunan fakir bir kadın can havliyle sağa sola koşuşturuyor, ‘Yok mudur bir hayırsever, Allah rızası için bu çocuğumu satın alsın, bedelini Osmanlı’ya göndereyim.’ diyordu. Herkes şaşkın, herkes perişandı. Yürekler parçalanmıştı sanki.[3]

Islam’ın şan ve şerefini muhafaza edecek tek kuvvetin hilafet makamı olduğuna inanmışlardı. Osmanlılara karşı olan bu hissiyatlarını ispat için de büyük bir gayret ile maddi yardımda bulunmuşlardır. Dilencilerin bile bağışa katılmış olmalarına bakacak olursak Osmanlı kardeşlerine olan düşkünlüklerini bir parça olsa anlamış oluruz.”[4]

Kaynaklar:
[1]Tevhid-i Efkâr Gazetesi, 11 Ağustos 1922, sayı 3447.
[2]Mehmet Saray, Atatürk ve Türk Dünyası, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayı 79, sayfa 221.
[3]Bilecik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan, Bu yürek parçalayan vakayı Ekim 1993 tarihli, 177 sayılı “Sızıntı Dergisi”nin 401′inci sayfasındaki “Osmanlı’nın yetimleri” başlığıyla Ibrahim Refik’in kaleminden okuyabilirsiniz.
[4]Kızılay Arşivi, nr. 101–18, 6 Ocak 1912.

*********************************************

İŞ BANKASI KURUCU HİSSE SENETİ

250.000 lirası ödenmiş 1 milyon sermaye ile 26 Ağustos 1924’te tek şube olarak kurulan İş Bankası Mustafa Kemal Atatürk’ün yanı sıra 8 kişilik bir kadro ile işe başlamıştır. Bankanın sermayesi ise Osmanlı Halifesi'nin kurtarılması amacıyla Milli Mücadele'ye destek için Hindistanlı Müslümanlar tarafından gönderilen yaklaşık 600.000 lira'dan karşılanmıştır.

Atatürk'ün yakınlarından Hasan Rıza Soyak'ın hatıralarının 2. cildinde anlatıldığına göre "Hindistan Müslümanları, Mustafa Kemal Paşa'nın şahsına yaklaşık 500-600 bin lira tutarında bir para göndermiştir. Paşa, bu paranın 500 bin lirasını Büyük Taarruz'dan önce ihtiyaçların karşılanması için Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın emrine vermiştir. Zaferden sonra bu paranın 380 bin lirası İcra Vekilleri Heyeti kararıyla Atatürk'e iade edilmişti. Atatürk bu paranın en faydalı bir şekilde nerede ve nasıl kullanılabileceğini düşündü ve sonunda 250 bin lirasını İş Bankası'nın temel sermayesi olarak tahsis etti." (Yardım parasından 207 bin lira ise aynı bankadaki 2 nolu hesaba ayriyeten yatırmıştır)

Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerine göre, 30 Haziran 2013 tarihi itibarıyla İş Bankası'nın ortaklık yapısı aşağıdaki gibidir:

-İş Bankası Munzam Sandık Vakfı: % 39,74
-Atatürk Hisseleri (Cumhuriyet Halk Partisi): % 28,09
-Halka açık pay: % 32,17


*********************************************

İş Bankası nasıl kuruldu? İçinizden, ‘Bunu bilemeyecek ne var? Atatürk kurdu işte’ diyenler çıkabilir. Bu ne acele efendim? Sakinleşin biraz. Bir kere İş Bankası’nın bir devlet bankası olmadığını unutmayalım. İki… Neyse. İş epeyce karışık. Baştan anlatalım öyleyse. 

İş Bankası’nın kurucusu Celal Bayar Mayıs 1982’de çıkan İş Dergisi’ne verdiği bir mülakatta, “Biz bismillah dedik, işe koyulduk. Atatürk ‘Git Osmanlı Bankası’ndan 250 bin lirayı al, bu işe başla’ dedi” şeklinde anlatmıştır İş Bankası’nın kuruluş hikâyesini. Burada sorulması gereken soru, ‘İyi de Osmanlı Bankası’ndaki o 250 bin lira nereden gelmişti?’den başkası olursa tarih ofsayttan başını kurtulamaz. Nitekim Bayar aynı konuşmasında bu paranın kökeni hakkında yöneltilen soruya kaçamak cevap vermekte ve ‘böyle bir şeyi araştırmaya lüzum görmediğini’ söylemektedir. 

4 nolu hesabın dökümünde Makbule Hanım, Hafız Yaşar ve İsmet İnönü'ye ödenen meblağlar.

Tuhaf gerçekten de. Merak damarları mı kurumuştur aklımızın acaba? Bu konuda bize yardımcı olacak bilgiyi Atatürk’ün yakınlarından Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarının 2. cildinde buluyoruz. 

Soyak’a göre Hindistan Müslümanları, Mustafa Kemal Paşa’nın şahsına yaklaşık 500-600 bin lira tutarında bir para göndermiştir (yaklaşık 1 Sterlin = 7 TL). Paşa, bu paranın 500 bin lirasını Büyük Taarruz’dan önce ihtiyaçların karşılanması için Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın emrine vermiştir. 

Zaferden sonra bu paranın 380 bin lirası İcra Vekilleri Heyeti kararıyla Atatürk’e iade edilmişti. Atatürk bu paranın “en faydalı bir şekilde nerede ve nasıl kullanılabileceğini” düşündü ve sonunda 250 bin lirasını İş Bankası’nın temel sermayesi olarak tahsis etti. (Soyak’ın eksik bıraktığını biz tamamlayalım: Yardım parasından 207 bin lirayı da aynı bankadaki 2 nolu hesaba yatırmıştı.) 

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Soyak’ın hatıralarından paranın kaynağını öğrendik ama yine de boşluklar kaldı. 

Bir kere resmi olarak bilinen rakam, 125 bin sterlindir 2006 rakamlarıyla 11,7 trilyon TL’ye tekabül etmektedir.

Şimdi bu ciddi meblağ sırf Milli Mücadele’ye yardım için mi gönderilmişti yoksa başka bir amacı mı vardı? O İcra Vekilleri Heyeti, yani Bakanlar Kurulu kararı neden bugüne kadar bulunamamıştır ve Mustafa Kemal Paşa’nın Bayar’a “Git, çek” dediği Osmanlı Bankası’ndaki hesabına ilişkin herhangi bir kayda niçin rastlayamıyoruz? Bu bir ‘sırdaş hesap’ mıydı? Öyleyse neden gizliydi?

Solcu aydınlarımız yıllardır ‘Ruslar bize yardım etmeseydi Kurtuluş Savaşı’nı biraz zor kazanırdık’ dediler ama biz sustuk nedense. İslam dünyasından ve Hindistan’dan gönderilen yardımlar hususunda dedikodulara veya savunma psikolojisiyle yazılmış eserlere değil de, analitik bilimsel çalışmalara ihtiyacımız var. Yine de bazı eserlerde bölük pörçük bilgilere rastlıyoruz.

Mesela sahasında ilk çalışma olan Alptekin Müderrisoğlu’nun “Kurtuluş Savaşı’nın Malî Kaynakları”nda Hint Müslümanlarının yardımlarına ayrılan özel bölüm epeyce aydınlatıcı bilgiler veriyor. 

1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı topraklarının işgali, işgalci kuvvetlerin Müslümanlara zulümleri ve Halife’nin Hıristiyan devletlerin elinde esir konumuna düşmesi, Hint Müslümanlarını harekete geçirmiş ve İngiltere’ye baskı yapmak amacıyla çeşitli dernekler kurmuşlardı. İşte bu derneklerin çabalarıyla Halifeyi kurtarmak üzere 875 bin lira Ankara’ya ulaştırılmıştı. (Başka yardımlar da yapıldığı ve yollarda heder edildiği sır değil.) İşin ilginç yanı, bu para yardımının Maliye Bakanlığı kayıtlarına yansımamış ve Hazine’ye girmemiş olması. Daha da ilginci, doğrudan doğruya Mustafa Kemal Paşa’nın emrine verilmiş ve Osmanlı Bankası’nda 1922 Ağustos’una kadar ‘faiz işletilmeden’ tutulmuş bulunmasıdır. “Kurtuluş Savaşı’nın büyük hazırlık döneminde çekilen türlü malî sıkıntılara rağmen, bu paraya el sürülmemiştir.” 

Soruyoruz hep birlikte: Neden? Bu para İstiklal Savaşı’nda kullanılmak için gönderilmemiş miydi? 

Nitekim zafer kazanıldıktan sonra kendisine iade edilen parayı yine Osmanlı Bankası’na yatıran Mustafa Kemal Paşa, Ağustos 1924’te İş Bankası kurulana kadar da orada tutmaya devam etmiştir. 

Şimdi gelelim meselenin bam teline. Bu para amacı doğrultusunda kullanılmış mıdır? Sizi bilmem ama bir Pakistanlı kalkıp bana, ‘Biz size bankanıza sermaye yapasınız diye mi bu parayı verdik?’ derse verecek cevabım yok. Aynı şekilde ‘Biz size o parayı Halifeyi kurtarmanız için verdik, siz gidip Halifeliği kaldırdınız. Öyleyse paramızı geri isteriz’ derse verecek cevabım yine yok. 

Üstelik de Halifeyi kurtarmak üzere gönderilen bu paralar kuzu kuzu bankada yatarken Halife Abdülmecid bütçeden kendisine ayrılan ödeneğin azlığından şikayet edince kıyameti koparanlar, dahası Halifeyi apar topar yurtdışına sürenler de bizlerdik. Halifeyi ve hanedanı yurtdışına sürdük, güzel. O zaman Hint Müslümanlarına paralarını iade etmemiz gerekmez miydi? Ağa Han’ın yazdığı mektup meselesini bir de bu açıdan değerlendirmek uygun olmaz mı? 

Müderrisoğlu, Mustafa Kemal’in savaş yıllarında yardım parasına dokunmamış olmasını, gerektiğinde onu geri göndermeyi düşündüğüne yorar. Diyelim ki, öyle. Peki 3 Mart 1924’te Halifeliği kaldırdığında neden geri göndermemiştir de, kız kardeşi Makbule Hanım’a oradaki bir hesabından maaş bağlatmıştır? Nokta mı, virgül mü? Siz karar verin.

Mustafa ARMAĞAN

*********************************************






Içinde bulundukları kötü şartlara rağmen bizden yardımlarını esirgemeyen bu temiz kalpli insanların gönderdikleri yardımları, ihtiyaçları karşılamada kullanmak yerine bir kenarda tutup yeni yardımlar talep eden, üstelik daha sonra bu parayla faizli banka gibi haram olan bir işe sermaye yapan M. Kemal’in bu tavrını; vicdan sahibi bir insanın kınamaması mümkün mü?

Atatürk: “Dünyada ne kadar Kemal varsa hepsi eşektir…


Atatürk: “Dünyada ne kadar Kemal varsa hepsi eşektir…

Türk dilinin sadeleşmesine özleşmesine, yabancı sözlerden arınmasına önem verildiği günlerdeydi. ‘Kemal’in Arapça olduğu ve Türkçede ‘Kamal’ diye bir söz bulunduğu ileri sürülmüş. Atatürk de bu görüşü uygun bularak Kemal yerine Kamal diye yazmağa başlamış.”

Bir akşam sofrasında üç kadeh içkiden sonra Atatürk bize dönerek şaka şeklinde:

“Dünyada ne kadar Kemal varsa hepsi eşektir…” dedi.”

Sofracı Kemal şaşaladı. Ne diyeceğini bilemedi. Toparlandı. Dili tutulmuş gibiydi. Dudakları titriyordu.. Gözlerini Atatürk’ün yüzünden ayıramıyordu. Hepimiz bunun altından ne çıkacak diye beklerken Atatürk sözlerini şöyle bitirdi:

“”Ha anladım. Sen bana bakıyorsun. Sen de Kemalsin demek istiyorsun. Ben artık Kamal oldum. Kemal’ler başının çaresine baksın…” dedi.”

Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda Anlatıyor, Sh. 44 [5]


ULUS 19 MAYIS 1935 PAZAR
SAYFA 5

ULUS
 5 son kanun 1936 pazar
sayfa 2

ULUS 
31 mart 1937 çarşamba
sayfa 4


İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *