12 Ekim 2013 Cumartesi

Laik CHP, ABD gemisini mahya ile karşılamıştı

Laik CHP, ABD gemisini mahya ile karşılamıştı

Mahya İstanbul’la o kadar derinden özdeşleşmiştir ki, başka şehirlerde son yıllara kadar minareler arasına gerilen ışıklı yazıları göremezdiniz.

Mesela ben Bursa’da geçen çocukluğumda hiç mahya gördüğümü hatırlamıyorum. Lakin Ramazan’ın geldiğini önce ışıl ışıl mahyalarından anlar İstanbullu.
Perşembe gecesi yarısı kapalı Haliç Köprüsü’nde şehrin lacivert semasına asılan bu ışıktan yazıları görünce arşivimdeki fersude bir fotoğraf canlandı hafızamda. İster inanın, ister inanmayın, 1946′da laik olduğunu her fırsatta tekrarlayan Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi İstanbul’a bir “Hoşgeldiniz” mahyası astırmıştı. Ancak ilginç olan, bu mahyanın hangi dilde yazıldığı ve kime hitap ettiğiydi.

Hazır Kemal Kılıçdaroğlu da CHP’nin “Laik, Aydınlanmacı ve Atatürk’ün partisi” olduğunu söylemişken, bu partinin-kendileri açısından- günah galerisinin kapısını aralayalım istedim.
CHP’nin ABD ile dostluğu

Atatürk dönemi de dahil olmak üzere CHP’nin 1960′ların ortalarına kadar Amerika’ya karşı olmadığı gün gibi açıktır. Günün birinde ayrıca yazmak istediğim 9 Nisan 1923′te TBMM’de onaylanan Chester Projesi gibi şimdiki anlayışta bayağı “Amerikancı” ve ülke topraklarını peşkeş çekiyor diye nitelendirilebilecek ekonomik taahhütlerin altına da girilmişti vaktiyle. Proje için gereken yasal düzenlemeyi yaptığımız halde biz değil, Amerikan tarafının bundan vazgeçmesi ilginçtir.
Cumhurbaşkanı İnönü, ABD savaş gemisi Missouri'nin gelişine o kadar büyük önem vermişti ki, bizzat Amiral Hewitt ve Başkan Truman'ın özel temsilcisini verdiği bir davetle ağırlamıştı.

İkinci Dünya Savaşı bitmiş, Türkiye, ABD’nin başını çektiği Hür Dünya tarafını seçtiğini ve Komünist bloka karşı olduğunu San Francisco Konferansı’na katılmakla göstermişti (Nisan 1945). İyi de bu ‘Amerikancılık’ anlamına gelir mi? diye soracaklara zamanın CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün 25 Şubat 1960′ta Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir konuşmadan ibretlik birkaç satır nakletmek istiyorum.

Diyor ki İnönü: “Birleşik Amerika NATO’dan evvel yardımcımız, NATO içinde müttefikimiz, CENTO içinde ittifakın teşvikçisi ve bunlardan başka iktisadî, malî alanda kuvvetli desteğimiz olmuştur. Siyasi partilerin hiçbirinde Amerika (ile) münasebetleri kıymetli tutmayan bir telakki (anlayış) yoktur.”

Hadi Paşa’nın şu sözünü de aktarayım da içimde kalmasın: “CHP bu yeni münasebetlerin 15 sene evvelki kurucusu ve 15 seneden beri sadık taraftarıdır. (…) Samimi olarak müşahedemiz odur ki, Amerika Devleti, Amerikan halkı ve Amerika kültür âlemi Türkiye’nin iyiliğini istemekte ve dostluğu milletten millete olarak benimsemektedirler.”

Bunlar zabıtlara geçen resmi konuşmalar. Buna rağmen siz hâlâ Amerikancılık denilince Celal Bayar ve Adnan Menderes’ten başkası aklına gelmeyenlere inanmaya devam edin isterseniz.
Welcome Missouri

Bu sımsıcak dostluk ortamını bir hayli ısıtan olay, 1946 Nisan’ında gerçekleşir. Gazeteler günler öncesinden Missouri adlı ABD savaş gemisinin Cebelitarık’tan geçip İstanbul’a gelmekte olduğunun haberleriyle dolup taşar. Amerikalılar sözde 1,5 yıl önce ölen ama savaş sırasında Türkiye’ye getirilemeyen eski ABD Büyükelçimiz Münir Ertegün’ün kemiklerini getirmektedirler. Bunun tamamen bir bahaneden ibaret olduğu, bir süredir Türkiye’ye sarkmakta olan Sovyetler Birliği’ne gözdağı vermek ve bizi ABD koruma şemsiyesi altına almak için geldiği 5 Nisan 1946′yı takip eden günlerdeki şaşaadan ortaya çıkacaktır.

Şimdilerde Amerikan karşıtı olduğunu iddia eden CHP’liler bile Missouri’nin gelişinin o yıllarda ne yaman bir coşkuyla kutlandığını hatırlayacaklardır. Mesela Altan Öymen anılarında o günlerin İstanbul’undaki hazırlıkları şöyle aktarıyor:

“Amerikan denizcilerinin iyi şeyler görmesi isteniyordu. Dolmabahçe rıhtımından Taksim’e ve Beyoğlu’na giden yollardaki kötü görüntüler yok ediliyordu. O sırada genelevlerin bulunduğu Abanoz Sokağı da içten ve dıştan badana ediliyordu.”

Ayrıca Missouri markalı bir sigara çıkarılmış, hakkında şiirler yazılmış, hatta Ankara’nın en iyi lokantalarından biri adını Washington Lokantası olarak değiştirmiştir. (“Bir Dönem, Bir Çocuk”, Doğan: 2002, s. 515 vd.)
Üstelik Cumhurbaşkanı İnönü ve savaş kaçağı iken nasılsa başbakan yapılan Şükrü Saraçoğlu ile birlikte göğsüne İstiklal Madalyası’nı takarak ABD’li generallerle boy boy pozlar vermekte herhangi bir sakınca görmemişti. Anlayacağınız CHP, Amerikalı denizcileri ‘büyük üniforması’nı giyerek ağırlamakla meşguldü.

İngilizce mahya

İstanbul’da 4 keyifli gün geçiren Amerikalı denizciler, Missouri’yi günde 2 saat süreyle meraklı ziyaretçilere açıyorlardı. Halk bir tür ilk turist kafilesi sayabileceğimiz ‘Coni’leri görmek ve kendilerine bir şeyler satmak için seferber olmuştu. Dükkânların kapısına “Welcome” yazılması, o zamana kadar Rus Salatası diye bilinen soğuk yiyeceğin isminin Amerikan salatası olarak değiştirilmesi, Beyoğlu’nda bulunan “Rus Çorapevi” tabelasındaki ilk harfin silinerek “Us Çorapevi”ne dönüştürülmesi gibi operasyonlar da kimi tepeden inme emirle, kimi de gönüllü olarak gerçekleştiriliyordu.
Tabii “Welcome” levhaları yalnız genelev, pavyon, bar gibi eğlence yerlerinin kapılarına değil, Kızkulesi’ne de asılmıştı. Ancak bir “Welcome” yazısı vardı ki, hepsini fersah fersah aşıyor ve CHP iktidarının laiklik söyleminin nasıl da kabukta kaldığını, hiçbir samimiyeti bulunmadığını en çarpıcı bir şekilde gösteriyordu. Bu, Missouri zırhlısının önünde demirlediği Dolmabahçe Camii’nin minareleri arasına asılan “Welcome” mahyasıydı.

Burada yayınladığımız “Welcome” yazılı mahya fotoğrafını aziz dostum İsmail Kara da yıllardır arıyor ve bulamadığını söylüyordu. Mübarek Ramazan vesilesiyle 66 yıl önceki bu İngilizce mahyayı yayınlayarak hem laikliğin bizzat CHP tarafından ne kadar ciddiye alındığını görmenizi, hem de Ramazan’ınıza “Hoş geldi, safa getirdi” demenin bir yolunu bulmak istedim.

Bu yazıdan sonra CHP’li belediyeler camilere İngilizce mahya astırmaya kalkarlarsa şaşmayın. (Laf arasında İzmir’e pek yakışırdı!)

Ne de olsa mirasları laiklik değil mi? İzindeyiz efendim! İzindeyiz!


Gençliğe Hitabe’yi İnönü mü yazmıştı?



Gençliğe Hitabe’yi İnönü mü yazmıştı?

Her adım başı bir sürprizin beni beklediğini bilerek yürüyorum tarihin engebeli yollarında. Ve tarih okurken şaşırmayanlara hayret ediyorum. Bu derece sürprizi bol bir alan zor bulunur zira.

 Gazeteci Oral Çalışlar 12 Eylül’den sonra girdiği hapishanede yaşadıklarını yazdığı “Liderler Hapishanesi” adlı kitabında (1986) kendisi de içeride olan Bülent Ecevit’le yaptığı bir konuşmayı aktarırken ilginç bir bilgi kırıntısını gözler önüne serer. Buna göre Ecevit, Çalışlar’a, “Nutuk”un sonunda yer alan ve halen resmi kurumlarımızın duvarlarını süsleyen Gençliğe Hitabe’yi İsmet İnönü’nün kaleme aldığını, bizzat İnönü’nün ağzından aktarmıştır.
Atatürk, “Nutuk” metnini tamamladıktan sonra yakın arkadaşı İnönü’ye okuyup fikirlerini söylemesi için verir. İnönü de okur ve der ki: “Paşam, çok güzel, ancak sonunu gençliğe hitap ederek bitirmek sanırım faydalı olur”. Bunun üzerine Atatürk “O zaman sen yaz” der ve ardından İnönü, Gençliğe Hitabe’yi kaleme alır. Bunu eski Milli Eğitim bakanlarından Necdet Uğur da biliyormuş. İşin ilginç tarafı, Oral Çalışlar’ın kitabı hem Ecevit’in hem de Uğur’un sağlığında yayınlanmış ve herhangi bir yalanlama gelmemiştir.

Tabii ki bu bilgi tek başına Gençliğe Hitabe’yi İnönü’nün yazdığını ispatlamaz ama en azından bir tartışma başlangıcıdır, hukuk deyimiyle, delil başlangıcı. Buradan yola çıkarak tarihçilerin alacakları uzun bir yol vardır.
Keza çocukluğumda hâlâ okul duvarlarında asılı duran Türklerin dünyaya yayılmalarını anlatan haritayı da bir okul ziyaretinde sınıftan çıkışta Atatürk’ün kendi eliyle çizdiğini ve sonra da kimse değiştirmeye cesaret edemediği için aynen kaldığını bir hatırattan öğrenmekteyiz. Gerçi sonradan göçler yoluyla Türk ırkının dünyaya medeniyet götürdüğü görüşünden de vazgeçildi ama bu motif okullar kanalından toplumsal hafızaya bir kez kazınmış oldu.

1935′te İngiliz ve Fransızların baskısı altında içine girilen ırkçı eğilimden hızla uzaklaşılmış olduğunu belirtelim. Ancak 1930, Türkiye’de yaşayan diğer ırkların dışlandığı ve Türklerin ırkî özelliklerinin abartıldığı dönemin başlangıç yılı olarak hatırlanacaktır. Nitekim aynı yıl, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, ünlü Ödemiş nutkunda şu korkunç ifadeyi kullanacaktı:

“Benim fikrim, kanaatım şudur ki, dost da, düşman da, dağ da bilsin ki bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır.” (Milliyet, 19 Eylül 1930)
Bunlar inkâr kabul etmez, kategorik ifadelerdir ve yalnız Bozkurt değil, aynı zamanda Başbakan İsmet İnönü de 1926 yılı Kasım ayında benzer bir ifadenin altına imza atmıştır. Türk Ocakları Kurultayı’nda konuşan İnönü’nün keskin sirke mahiyetindeki sözleri şöyledir:

“Vazifemiz, Türk vatanı içinde Türk olmayanları behemahal Türk yapmaktır. Türklere ve Türklüğe muhalefet edecek anâsırı [etnik unsurları] kesip atacağız. Ülkeye hizmet edeceklerde her şeyin üzerinde aradığımız, Türk olmalarıdır.”

Bugün acısını hep beraber çektiğimiz olayların kökeninde biraz da bu sakat ve katı anlayışın yattığını bilmemiz lazım.

Osmanlı coğrafi bölgeleri nasıl ayırdı?

1931-1932 yılları dil ve tarih konusunda çalışmaların yoğunlaştığı yıllardır. Türk dil ve tarih tezleri bu yıllarda gelişip olgunlaştırıldı. Ancak coğrafya çalışmaları için bir 10 yıl daha beklemek gerekecektir. İlk Coğrafya Kongresi’nin 1941 yılında gerçekleştirilebilmiş olması, coğrafyanın, daha doğrusu vatan kavramının şekillenmesinin Cumhuriyet yöneticilerinin zihinlerinde biraz zaman aldığını gösteriyor. O güne kadar ihmal edilen ve şimdilerde yeniden tartışılan Türkiye’nin bölgelere ayrılması konusu da bu kongrenin ana gündem maddeleri arasındadır.

Coğrafya Kongresi’nde İbrahim Akyol, Besim Darkot, Herbert Louis ve H. Sadi Selen adlı profesörlerin teklifiyle Türkiye 7 coğrafi bölgeye ayrılır. Buna göre denizlere doğru açılan cepheler komşu denizlere göre, iç kısımlar ise Anadolu’nun yönlerine göre adlandırılmıştır. Yani bölümlendirmede fiziki coğrafya esas alınmıştır. Daha önce Faik Sabri Duran’ın 1938 tarihli bölümlendirmesinde bütün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun “Şark Yaylası”, Orta Anadolu’nun ise “Merkez Yaylası” olarak adlandırılması gibi aykırı örneklere rastlanıyor, coğrafyacılar arasında bir birlik kurulamıyordu. İlk defa 1941 Coğrafya Kongresi’ndedir ki, bugün bildiğimiz bölgelerin belirlendiğini biliyoruz. (Geniş bilgi için bkz. Sezgi Durgun, “Memalik-i Şahane’den Vatan’a”, İletişim: 2011, s. 223 vd.)

Ancak bu bölgelerin sınırlarının çizilmesine itiraz eden uzmanların bulunduğunu da unutmamak lazım. Mesela Cevad Gürsoy adlı coğrafyacı, 1957 yılında yazdığı makalede Karadeniz Bölgesi ile Doğu Anadolu bölgeleri arasındaki sınırın yanlış çizildiğini iddia etmiş, Orta ve Batı Karadeniz sınırlarının da hatalı olduğunu savunmuştur. Ayrıca Akdeniz ile Güneydoğu Anadolu’yu ayıran sınırın hatalı olduğunu, bu sınırın Fırat nehrine kadar uzatılmasının uygun olduğunu, bu nedenle Gaziantep platosunun da Akdeniz bölgesine dahil edilmesi gerektiğini savunmuştur. Biraz da çocukluğumun bir kısmını geçirdiğim için ilgimi çeken Gaziantep hakkında söylediklerini sizinle paylaşmak istiyorum:

“Beşeri ve iktisadi coğrafya bakımından Gaziantep ve çevresi, Akdeniz mıntıkasıyla ve özellikle Adana bölgesiyle yakından alakadardır. Adana ve Hatay çevrelerinin, Türkiye ortalamasının üstünde yoğunluk gösteren sık nüfuslu sahası, oldukça kütlevi bir vaziyette Fırat’a doğru uzanmaktadır. Gaziantep çevresi, Gâvur Dağı’nın kuzeydoğuya doğru devam eden yoğunluk sahasıyla irtibat halindedir. Bundan başka Gaziantep platosu, Fırat’ın doğusundaki sahalara nazaran bol yağışlarıyla Akdeniz mıntıkasına daha fazla yakınlık göstermektedir.”

Hakikaten de Gaziantep neden Güneydoğu Anadolu bölgesindedir? Bunun fiziki coğrafya açısından tatminkâr bir açıklaması yoktur. Oysa bu mesele, Osmanlı’da “Cezire-i Ulyâ” denilerek ve Fırat’a kadarki bölge Akdeniz bölgesi içine alınarak çoktan halledilmişti. Yani Osmanlı’yı taklit etsek mesele kalmayacaktı. Ancak akla gelen ilk ihtimal, Cumhuriyet’i kuranların yalnız fiziki değil, beşeri ve ırkî bir coğrafi bölümlendirme de yaptıkları şeklindedir. Muhtemelen Gaziantep’teki Kürt nüfusu, bu şehri Akdeniz’de değil, Güneydoğu Anadolu’da görmemizin esas sebebini teşkil etmektedir.
Bir zamanlar ‘Haritalar nasıl yalan söyler?’ diye sormuştum. Sezgi Durgun’un sözünü ettiğim kitabını okuduktan sonra ‘Coğrafyacılar nasıl yalan söyler?’ diye sormamız gerektiğini düşünüyorum.



"Atatürk’ün oğluyum DNA testi yapın" diyen adam






"Atatürk’ün oğluyum DNA testi yapın" diyen adam

Atatürk’ün oğlu olduğunu ispatlamak için 16 yıldır uğraşan 80 yaşındaki Halil İbrahim Atalay, gerçeklerin ortaya çıkmasından korkulduğunu öne sürerek, soyadını kullanmak istediği Atatürk’ün mal varlığının kendisine verilmesini istiyor. Antalya’da yaşayan ve bugüne kadar AİHM de dahil olmak üzere 9 kez dava açan Atalay, iddiasını ispatlamak için DNA testi yapılmasını da talep ediyor

ANTALYA’da yaşayan 80 yaşındaki Halil İbrahim Atalay, 16 yıldır Atatürk’ün oğlu olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Bugüne kadar açtığı biri AİHM’de olmak üzere 9 davadan da ‘Ret’ cevabı alan Halil İbrahim Atalay, DNA testi yapıldığı takdirde gerçeklerin ortaya çıkacağını belirterek, soyadını kullanmak istediği Atatürk’ün mal varlığının da kendisinin olması gerektiğini söyledi.

‘BENİ DELİ SANDILAR’

Antalya Güzeloba Mahallesi’nde 60 metrekarelik bir giriş katında yoksulluk içinde yaşayan Halil İbrahim Atalay, 16 yıldır Atatürk’ün oğlu olduğunu ispat etmeye çalışıyor. Atatürk’e 6 yıl hizmet etmiş olan Nazile Hanım’ın oğlu olduğunu belirten Bağ-Kur emeklisi Atalay, Tekirdağ ve Antalya’da açtığı davaların sonuçsuz kalmasının kendisini yıldırmayacağını, para bulur bulmaz yeni dava açacağını söyledi. “Atatürk’ün oğlu olduğum gerçeğini ortaya çıkarmak için ömrümün sonuna kadarmücadele edeceğim” diyen Atalay, “Tekirdağ ve Antalya’da 8 ayrı dava açtım. Yargı beni görmek istemiyor. Davalarımsudan gerekçelerle kapatıldı. Hatta deli olduğumu düşünüp beni hastaneye sevk ettiler. Aklımın yerinde olduğuna dair rapor aldım. Bir kez DNA testi yaptırsalardı Atatürk’ün babamolduğu ortaya çıkacaktı” dedi.

‘ANNEM ANLATTI’

Gerçeğin ortaya çıkmasından korkulduğunu öne süren Halil İbrahim Atalay, “Atatürk’ün babam olduğunu 1961 yılında öğrendim. Halsizlik yüzünden doktora gittiğimde kan testi sonuçlarında nadir görülen bir durumum olduğunu ve ailemden geldiğini söylediler. Akrabalarımda hiç kimsenin aynı özelliği taşımaması üzerine şüphe duyup anneme sordum. Annem ağlayarak babamın Atatürk olduğunu söyledi. Notere götürmek istediğim sırada annem hastalanıp vefat etti” dedi.

‘TEST ORTAYA ÇIKARIR’

Atatürk’ü 4 yaşında gördüğünü hatırladığını söyleyen Atalay, “Gerçeği öğrendikten sonra 15 yıl sustum. Sonra tanıdığım bir emekli hâkime durumu anlattım. Emekli hâkim, benim ortaya çıkmamın aileme zarar verebileceğini söyleyince korkup sustum. Çocuklarım okullarını bitirip iş sahibi olunca 1994 yılında dava açmaya karar verdim. İlk davayı da dünyaya geldiğim Tekirdağ’ın Muratlı İlçesi’nde açtım” diye konuştu. Açtığı ilk davanın kabul edilmediğini, ancak sonrasında yeni davalar açtığını belirten Atalay, “Yaklaşık 4 yıl önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdum. Bana gönderdikleri cevapta eksik bilgi gösterdiğim söylendi. Mahkemelerden tek isteğim DNA testi yapılması. Gerçek o zaman ortaya çıkacak. Atatürk’ün soyadını kullanmak istiyorum. Sonrasında da, Atatürk’ün mal varlığının bana verilmesini isteyeceğim” dedi.

‘VAZGEÇMEM’

İstanbul’da saatçilik yaparken emekli olduğunu, gelirinin düşük olması nedeniyle güçlükle geçindiğini, ancak mücadelesinden vazgeçmeyeceğini ifade eden Halil İbrahimAtalay, “Paramolmadığı için avukat tutamıyorum. Bana inanan birisi çıkana kadar uğraşacağım” dedi.

‘Atatürk, oğlu olduğumu kabul etmiş ve bunu bir kâğıda yazıp anneme vermiş’

HALİL İbrahim Atalay, annesi Nazile’nin ve babası bildiği İbrahim oğlu Hüseyin’in, Bulgaristan göçmeni olduğunu belirterek şöyle diyor: “Annem, Ali kızı Nazile, İbrahim oğlu Hüseyin ise manevi babamdır. Annem Muratlı’daki evinde otururken, aralarında Atatürk’ün kaldığı çiftlik sahibinin hanımı da olan komşularını ziyarete gelmiş. Çiftliğin hanımı annemi temiz, iyi görünce çiftliğinde hizmetçilik yapması için teklifte bulunuyor.

‘AYAKLARINI YIKAMIŞ’

Annem, 1928’de Hasan Tosun’un çiftliğine hizmetçi gidiyor. Aradan 3 ay geçtikten sonra, Atatürk çiftliğe geliyor. Annem Atatürk’e hizmet etmekle görevlendiriliyor. Annem, Atatürk her geldiğinde Hasan Tosun’un çiftliğinde kalıyor. Ayağını yıkıyor, kahve veriyor, ona hizmet ediyor. Annem bu süre içinde 1929 yılında hamile kalıyor ve 1930 yılında ben dünyaya gelmişim. Annem, Atatürk’e kendi oğlu olduğumu söylemiş, Atatürk, oğlu olduğumu kabul ettiği el yazısını anneme vermiş. Annem bu yazıyı, Atatürk’ün kıyafetlerinden birinin cebine koymuş ve bu kıyafet şu anda Anıtkabir’de sergileniyor. 1934 yılında Atatürk bizzat kendisi bana ‘Atalay’ soyadını vermiş.”

PROF. DR. YUSUF HALACOĞLU (Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı):

CİDDİYE ALINMAMALI
Son yıllarda Atatürk’ün oğlu, kızı, akrabası olduğunu iddia eden çok sayıda kişiyle karşılaşıyoruz. Bunların doğruluğunu bilemeyiz. Ne kayıt var ne başka bir şey. Çok ciddiye almamak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü her kafadan bir ses çıkıyor. Bu tür haberler sansasyondan başka bir şeye yaramaz.

MURAT BARDAKÇI: HABERTÜRK Gazetesi Yayın Danışmanı:

ALLAH AKIL VERSİN

Şimdiye kadar gördüğüm belki 50’nci Atatürk çocuğu iddiası... Bu iddialar değişik sebeplerle ortaya atılıyor. Adam ya çatlak oluyor ve kendisine baba olarak sadece Atatürk’ü layık görüyor veya gerçekten de inanıyor. En kötüsü de böyle inananlar. Atatürk’ün özellikle son yılları bütün ayrıntılarıyla bilinir. Yakından tanıyanlar, daha önce de ortaya atılan bu iddiaya gülmüşlerdir. Allah akıl versin.

PROF. DR. METİN HULAGÜ (Tarihçi-Kayseri Üniversitesi Rektör Yardımcısı):

İDDİADAN ÖTEYE GİTMEZ

İlk etapta akla, bu tür bir iddiayı ortaya atanın akli dengesi yerinde mi, amacı nedir gibi sorular geliyor. Çünkü böyle bir iddianın ciddiye alınabilmesi için DNA testi gerekir. Bu da yapılabilecek bir şey değil gibi gözüküyor. Bırakın Atatürk’ün gerçek çocuğu olduğu konusunu, Atatürk’ün manevi evlatlarının sayısı bile tam olarak bilinemiyor



11 Ekim 2013 Cuma

CHP’LİLERİN SON PEYGAMBER SAYDIĞI İSMET İNÖNÜ

Hürriyet gazetesinin 11 Nisan 1966 tarihli sayısında. 

SON PEYGAMBER İNÖNÜ

Hürriyet gazetesi 1966 yılındaki bu sayıda CHP'lilerin İsmet İnönü'yü "Son Peygamber" olarak gördüğünü iddia ediyor. 


CHP’lilerin “Milli Şef” İsmet İnönü’yü “peygamber” ilan ettikleri ortaya çıktı. 1926-1950 yılları arasında toplam 1910 cami ve mescidi ahır, parti binası, tuvalet ve hatta pavyona dönüştüren CHP’yle ilgili çok ilginç bir gazete kupürü ortaya çıktı. 

Akit’ten Fatih Akkaya’nın haberine göre, Hürriyet gazetesine ait bu kupürden, 1960’lı yıllarda CHP’li delegelerin İnönü’den “Türkiye’nin son Peygamberi” diye söz ettikleri anlaşılıyor. Kupüre göre bu şok “yakıştırma” özellikle CHP kongrelerinde sıkça dillendiriliyordu. Dönemin Hürriyet gibi gazeteleri de İnönü ile ilgili haberlerine “CHP’lilerin son Peygamber saydığı” ifadesiyle başlıyordu.

“CHP’LİLERİN SON PEYGAMBER SAYDIĞI İSMET İNÖNÜ”

İşte o gazete kupürlerinden biri: Hürriyet, 11 Nisan 1966 tarihli sayısında manşetten aynen şöyle diyor:

 “CHP’lilerin son Peygamber saydığı İNÖNÜ, ‘AP İKTİDARINA YARDIMCI OLACAĞIZ’ DEDİ”

CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün Yenimahalle CHP ilçe kongresine katıldığının aktarıldığı haberde, delegelerin İnönü hakkında “Türkiye’nin son peygamberi, büyük adam, rahle-i tedrisinde bulunmaktan şeref duyduğumuz paşa” dedikleri ifade ediliyor.

Haber şöyle: “CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, kısmi Senato seçimlerinin ilk konuşmasını dün Yenimahalle CHP ilçe kongresinde yapmış, AP iktidarı için, ‘Ona elimizden geldiği kadar yardımcı olacağız. Başarıdan sevineceğiz. Muvaffak olurlarsa devam edecekler, olmazlarsa değişecekler, çaresi yoktur. Geçmiş hataların başlıca sebebi budur’ demiştir.

Kongrenin yapıldığı sinema salonuna torunları Gülsüm ve Gülperi ile beraber gelen CHP Lideri, CHP’lilerden seçimlerde ‘iyi çalışmaları’ hakkında söz almış, AP iktidarı ile ilgili sözlerine şunları eklemiştir:

‘İşler güçtür, güçlük altında, çaresiz kalınca işleri bırakırlar. Kimse değişmek istemez. Ama çaresi yok, millet rey vermeyince gideceksin. Vatandaşlara bol bol vait yapıp sonra beş-altı ayda başarısız olursan ve gitmemek için İsmet Paşaya, CHP’ye dil uzatırsan, bu insafsızlık olur. Hepimiz çalışıp elele ileriye gitme çarelerini arayacağız…”

“TÜRKİYE’NİN SON PEYGAMBERİ”

Haberde “son peygamber” ifadesi bir kez daha şu şekilde yer alıyor: “Kongre başkanı tarafından ‘Demokrasi Hocası’ olarak tanıtılan CHP Genel Başkanı hakkında bazı delegeler, kendi aralarında ‘Türkiye’nin son peygamberi, büyük Adam, rahle-i tedrisinde bulunmaktan şeref duyduğumuz Paşa…”

HÜRRİYET’İN TAVRI

Hürriyet’in, CHP’lilerin İsmet İnönü’ye yönelik “son peygamber” şeklindeki skandal yakıştırmasını “katılırcası”na aktarması; en ufak bir eleştiride bulunmaması ayrıca dikkat çekiyor.

kaynak: habervaktim

NAMAZ KILAN... EŞİ BAŞÖRTÜLÜ OLAN SUBAYI ORDUDAN AT... DIŞARDA ÇALIŞMASINA İZİN VERME... AÇLIKTAN ÖLSÜN TALİMATI...


 NAMAZ KILAN...
EŞİ BAŞÖRTÜLÜ OLAN SUBAYI ORDUDAN AT...
DIŞARDA ÇALIŞMASINA İZİN VERME...
AÇLIKTAN ÖLSÜN TALİMATI...

28 Şubat döneminin Genelkurmay 2. Başkanı emekli Org. Çevik Bir, namaz kıldığı ve eşi örtülü olduğu için ordudan atılan Tabip Kıdemli Yüzbaşı Hasan Irmak’ın, sivil hayatta çalışmasını da engellemiş. Bir, Van 100. Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde işe başlayan Irmak’ın işten çıkarılması için YÖK Başkanı Kemal Gürüz’e yazı göndermiş. Gürüz de talimata uyup, Irmak’ı üniversiteden kovmuş.

Gazetemiz, 28 Şubat darbecilerinin Türk Silahlı Kuvvetleri’nden (TSK) ihraç ettiği dindar askerleri, sivil hayatta da rahat bırakmadığı, çalıştığı kurumlardan da atılmalarını sağladıklarına yönelik belgelere ulaştı. 28 Şubat post-modern darbenin baş aktörlerinden dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’in, Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) kararlarıyla ile ihraç edilen dindar personelin çalıştığı üniversiteden de atılmasını sağlamış.

Tabip Kıdemli Yüzbaşı Hasan Irmak’ın TSK’dan ihraç edilmesinin ardından Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladığı, Çevik Bir’in YÖK’e şikayette bulunduğu, dönemin YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz’ün eksik evrakı bahane ederek Hasan Irmak’ı üniversiteden ihraç ettiği belirlendi. Söz konusu yazışmalar, 28 Şubat’ta 28 Şubat darbecilerinin ve YÖK’ün işbirliği içerisinde olduğun açıkça gösteriyor.

ORDUDAN ATTILAR, HAYATINI ZİNDANA ÇEVİRDİLER

TSK’da doktor olarak çalışan Tabip Kıdemli Yüzbaşı Hasan Irmak, 28 Şubat sürecinde namaz kıldığı, eşi başörtülü olduğu bahanesiyle TSK’dan ihraç edildi.

Hasan Irmak, daha sonra Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Klinik Bakteriyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları anabilim dalında öğretim üyesi olarak çalıştı. Çevik Bir, Hasan Irmak’ın peşini bırakmadı ve sivil hayatta da hayatını zindana çevirdi.

Çevik Bir, 15 Mayıs 1998 tarihinde Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığı’na (YÖK), Hasan Irmak hakkında yazı gönderdi. Söz konusu yazıda; “İrticai faaliyetlerinden dolayı Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ilişiği kesilen Hasan Irmak’ın Van 100’üncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde Yrd. Doçent olarak görev yaptığı tespit edilmiştir. Söz konusu personelin Başkanlığınıza bağlı kurum/kuruluşlarda çalıştırılmasının önlenmesi ve neticeden bilgi verilmesi makamlarının tensiplerine maruzdur” deniliyor.
Dilekçenin ardından ordu ile işbirliği içerisinde olan ve yine darbenin aktörlerinden YÖK Başkanı Kemal Gürüz devreye girerek Irmak hakkında inceleme başlattı.

GENELKURMAY İSTEDİ, YÖK EKSİK EVRAKI BAHANE EDEREK İŞTEN ATTI

İnceleme sonucu Genelkurmay’ın sicilini baz alan ve dindarlığını irtica faaliyetleri olarak değerlendiren YÖK, eksik evrak bahanesiyle Irmak’ın hayatını sürdürmek için çalıştığı işinden de kovdu.

Genelkurmay Başkanlığı’na gönderilen YÖK Başkanı Kemal Gürüz imzalı netice dilekçesinde ise, “Türk Silahlı Kuvvetlerinden ilişiği kesilen ve Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Klinik Bakteriyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalında görev yaptığı ilgi yazınızla bildirilen Yrd. Doç. Dr. Hasan Irmak’ın Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü’nün incelemesi sonucu eksik evrak beyanında bulunduğu tespit edilmiş ve görev ile ilişiğinin kesildiği kurulumuza bildirilmiştir” denildi.

Irmak, 28 Şubat postmodern darbesinin aktörlerinden Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir ve YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün yanı sıra dönemin Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cengiz Andiç işbirliği ile gözleri dönmüş bir şekilde takip edilerek işinden oldu.





10 Ekim 2013 Perşembe

ALİ ŞERİATİ’NİN CAHİLLİKLERİ

Ali Eren Hocaefendi yeni çıkan “Dinde Deformistler” adlı eserinde Ali Şeriati’nin “hac” kitabına el atıyor ve bakın neler çıkıyor neler…

Ali Şeriati’nin cahilliklerine gelince:

a) Haccın başlangıcının zilhiccenin 9. günü olarak anlatıyor. (s. 79)
Hâlbuki hac, Zilhiccenin 8. günü Mina’ya çıkmakla başlar…

b) “Adem doğduğu zaman” (s. 84) diyor.
Hazreti Adem doğmamış, topraktan yaratılmıştır…

c) “Hacda ilk hareket Arafat’da başlar” (s. 86) diyor.
Yanlıştır, hac Mina’da başlar…

d) Şeytan taşlamak için toplanacak taşları şöyle tarif ediyor: “cevizden daha küçük, fındıktan daha büyük” (s. 101)

Yanlıştır. Doğrusu şöyle:


 Nohuttan büyük, fındıktan küçük. Milyonlarca hacı cevizden küçük taş toplasa Mina’da taş dağı meydana gelir.

f) “Demek Allah için insan kurban etmek yasak oluyordu. Oysa geçmişte bu, yaygın bir dini gelenek ve ibadetti.” (s. 135)

Dini gelenek derken hak dini kasdetmektedir. Oyda hak dinde insan kurban etmek gibi bir gelenek ve ibadet yoktur.

g) “Şimdi her şey sona erdi. Nerede? Mina’da!” (s. 46)

Yanlış. Hac Mina’da bitmez. Çünkü daha ziyaret tavafı yapılacaktır.

h) “Bu gün zilhiccenin onu. Kurban Bayramı, Hacc sona erdi.” (s 146)

Yanlıştır. Hac sona ermemiştir. Taşlama devam etmektedir. Ondan sonra da farz olan ziyaret tavafı var.

i) “Bu üç günde (bayramın üç günü) Mina bölgesinden dışarı çıkmak yasak! Kabe’yi tavaf için bile geceleyin dışarı çıkmaya hakkın yok.” (s 147)

Bunlardan başka kitabında Peygamberlerin isimilerini herhangi bir insandan bahseder gibi zikrediyor.

 “Aleyhisselam” gibi ifadeler kullanmıyor.

Acı olan bir gerçek var. Oda şudur: 
Böyle sapıklığı ve aynı zamanda cahilliği aşikar olan birisi nasıl olur da takip edilir? Nasıl olur da savunulur?

Bunu da sizin değerlendirmenize bırakıyoruz…

Kaynak:İhvanlar

1900 Yıllık Sır Erdoğan'da!




1900 Yıllık Sır Erdoğan'da!

Türk, İngiliz ve İsrail ajanları tarihinin en önemli kapışmalarındanbirini yaşadılar. MOSSAD ve MI6'nın peşine düştüğü 1900 yıllık el yazması Tevrat, MİT operasyonuyla Başbakan'a ulaştırıldı.
Dinler tarihini değiştirecek bilgiler içeren Tevrat için Adana'da filmleri aratmayacak bir operasyon gerçekleşti.

MİT, tarihi kitabı satanlarla 40 milyona anlaşırken, buluşma yerinde pusuya yatan MOSSAD ve MI6 ajanlarını da müthiş bir manevrayla atlattı.

Bu soluk kesen macerayı Güneş gazetesinden Talat Atilla'nın yazısıyla öğreniyoruz: İşte o olayın arnıtıları...

Bu yazı ilk anda size şaşırtıcı gelebilir. Elbette yazacaklarıma ihtiyatlı yaklaşma hakkınız var ama okurken lütfen beyninizi bloke etmeyin.

Çünkü, uzun olmayan bir zamanda gerçekliğini göreceksiniz.

Tarih: 24 Aralık 2012

Yer: Adana

Türk, İngiliz ve İsrail ajanları yakın tarihlerinin en büyük kapışmalarındanbirisini yaşadılar.

Bu kapışmadan Türkiye galip çıktı.

Türk güvenlik güçleri, Adana'da 1900 yıllık deri üzerine el yazması 'Tevrat'ı ele geçirdi.

Adana'daki Tevrat operasyonu sonrasında Başbakan Tayyip Erdoğan öyle büyük bir ‘sır'ın sahibi oldu ki, bu sır açıklandığında,İsrail ve Yahudilerin kimyası bozulacağı gibi siyaset ve dinler tarihi de değişecek.

MOSSAD HİLTON OTELİ'NE KAÇTI

Filmlere taş çıkartan operasyon ve sonrasındaki gelişmeler şöyle yaşandı;

1900 yıllık el yazması Tevrat'ın varlığından aynı anda haberdar olan MİT, MOSSAD ve İngiliz Gizli Servisi MI6 Tevrat'ı ele geçirmek için aynı anda düğmeye bastı.

İSRAİL TEVRAT'I İMHA ETMEK İSTEDİ

Tevrat'ı özellikle İsrail istiyor, karşılığında da büyük bir servet öneriyordu.

Tevrat'ta İsrail ve Yahudileri yakından ilgilendiren çok önemli ‘sır'lar vardı.

Bu ‘sır' lardan haberi olan İsrail, deri üzerine el yazması Tevrat'ı alarak kendi aleyhlerine kullanılmasını engellemek için imha etmek istedi, ama bunu beceremedi.

İşi sağlama almak isteyen MİT, Tevrat'ı satacak kişilere 40 milyon teklif edince anlaşma sağlandı.

İNGİLİZLER KOMİSYON İÇİN DEVREYE GİRDİ

Bu pazarlığı öğrenen MOSSAD ve M16 mensupları da buluşma yerinde pusuya yattılar ama MİT elemanları onlara hareket kabiliyeti tanımadan Tevrat'ı ele geçirdi.

Operasyon sırasında MOSSAD ajanları Adana Hilton Oteli'ne kaçarken, M16 üyeleri konsolosluk aracıyla olay yerinden uzaklaşmak zorunda kaldılar. İngilizlerin, Tevrat'ı İsrail'e satmak için uğraştıkları, bu çalışmadan komisyon almayı planladıkları ileri sürüldü.

BAŞBAKAN ERDOĞAN DEVREDE…

Bu müthiş gelişmeler MİT tarafından anı anına Başbakan Erdoğan'a bildirilince, Başbakan, Tevrat'ın gizlice Ankara'ya getirilmesi talimatını verdi.

İbranice el yazması Tevrat'ı incelemeye alan Uzmanlar, 9 metre boyundaki gerçek Tevrat üzerindeki çalışmaları büyük bir güvenlik çemberi içinde sürdürdüler.

Tevrat'ı inceleyecek uzman ekibin oluşmasında da çok titiz davranıldı.

1900 yıllık Tevrat'ın incelenmesindensonra ortaya çıkan sonuç şok ediciydi. Çünkü, 1900 yıllık Tevrat'la bugün ki Tevrat aynı değildi.

Yani, İsrail'in bugün kullandığı Tevrat'ın tahrif edilmiş Tevrat olduğu ortaya çıktı.

BULUNAN TEVRAT KUR'ANI DOĞRULUYOR

Bilindiği gibi Kur'an, Tevrat'ın kelimelerin ve anlamlarının değiştirilerek tahrifat yapıldığını yazar.

Yahudilerin Tevrat'ta yaptıkları değişiklik, Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılır:

"Yahudilerin bir kısmı, kelimeleri yerlerinden değiştirirler. Ve dillerini eğip bükerek işittik ve karşı geldik derler…"

Nisa Suresi- 46 Ayet

1900 YILLIK TEVRAT'TA DA BELGELENDİ: HZ. MUHAMMED SON PEYGAMBER

1900 yıllık tahrif edilmemiş Tevrat'ta İsrail oğullarının dini ve siyasi anlayışlarına dayanak yaptığı bazı unsurların doğru olmadığı ortaya çıktı.

Ve hepsinden daha önemlisi, tahrif edilmemiş Tevrat'ta son peygamberin Hz. Muhammed olduğu açıkça vurgulanıyor.

EN GEÇ 1 YIL İÇİNDE AÇIKLANIR

Deprem etkisi yapacak bu gelişmeyi, Dünya'ya anlatmak için uygun bir zamanlama muhakkak bulunacaktır. Bana göre 1 yıla kalmadan açıklanır.

Bu konuda Başbakan Erdoğan'ın dışında hiç kimsenin bir açıklama yapacağını sanmıyorum.

Çünkü, Tevrat'ın Kur'an'da söylendiği gibi tahrif edildiği, son peygamberin Hz. Muhammed olduğunun, 1900 yıllık tarihi bir belge ile ispat edilmesi, dünyada, dini olduğu kadar, siyasi, ticari ve sosyolojik tüm dengeleri de değiştirecektir.

Bu yazımın doğruluğundan hiç şüphem yok ama hükümet, bazı denge ve zamanlama unsurlarından dolayı yazımı şimdilik doğrulamayabilir.

Hatta yazımda sözü geçen bazı güç unsurlarından baskı da gelebilir ama tarihe not bırakmanın lezzetini yaşamak istedim.

Biraz sabırlı olursanız yazdıklarımın doğruluğunu göreceksiniz.

9 Ekim 2013 Çarşamba

ROCKFELLER GDO + Yapay virüs ve hastalıklar 'Gıdayı kontrol edersen, insanları kontrol edersin'

    

2. Dünya savaşından bir süre önce bir aile, diğerlerine göre daha fazla öne çıkmıştır. Bu ailenin serveti, uğruna kan dökülen ve savaşılan "kara altın petrol"e dayanıyordu. Bu aile ile ilgili olağan dışı olan ise, ailenin sadece petrole değil, başka alanlarda da yatırım yapmaya karar vermesi olmuştur. Psikoloji, tıp, gençlerin eğitimi, tarım, biyoloji, ve biyolojinin tarımsal uygulamalarına yatırım yapmışlardır. Çoğu kişinin fark etmediği devasa bir büyüme ve gelişme göstermişler, servetlerini de o ölçüde büyütmüşlerdir.

           Bu Çalışmanın Amacı: GDO

       Bu kitapta ele alınan ana konu olan "genetiği değiştirilmiş organizmalar"; ya da GDO'nun tarihi, dönemin güçlü ailelerinden olan Rockefeller ailesinin (David, Nelson, John ve Laurance) tarihiyle paralellik göstermektedir. Savaşın Amerikan zaferiyle bitmesiyle başlayan 30 yıllık güç evrimine bu insanlar yön vermiştir. Gücün tamamı ellerindedir. Ancak işin maliyeti, tüm dünyayı etkilemiştir.

          Kalıtım Mühendisliği ile bitki ve diğer canlı organizmaların patentlenmesi tarihinin anlaşılabilmesi için, 2. Dünya savaşını takip eden yıllardaki Amerikan gücünün, dünyada nasıl yayıldığına bakmak gerekir.
George Kennan, Henry Luce, Averell Harriman ve hepsinden önce Rockefeller kardeşlerin tarım sektöründe başlattığı "yeşil devrim" sayesinde, Petro-Kimyasal Gübre, petrol ve enerji ürünlerine bağımlılık arttı.

      Yüz yılın başında gerçekleşen 4 çok uluslu dev şirket birleşerek, dünya üzerinde çoğu insanın temel besinlerinin; pirinç, soya fasulyesi, buğday, mısır ve hatta bazı sebze ve meyveler ile pamuğun kontrolünü ellerine geçirdiler. Hastalığa dayanıklı kümes ürünleri, genetiği değiştirilmiş domuz ve sığır üretimi için çaba sarf etmişlerdir. Dört özel şirketin üçünün, Pentagon'la kimyasal savaş araştırmaları konusunda sıkı bağları vardı.

"Amaçları: Mutlak Dünya Hakimiyeti Kurmaktır"

      Mayıs 2003'de Bağdat'taki acımasız Amerikan bombardımanının dumanı dağıldığında, ABD başkanı, GDO projesini stratejik bir konu haline getirdi. ABD'nin savaş sonrası öncelikli dış politika gündemini oluşturdu. Dünya'nın ikinci en büyük tarım üreticisi konumunda bulunan AB, bu küresel planın önünde zorlu bir engel teşkil etmekteydi.

      Her ne kadar Almanya, Fransa, Yunanistan ve Avusturya gibi AB ülkeleri, diğer dünya uluslarına benzer şekilde GDO ekimine, sağlık ve bilimsel nedenlerle karşı çıksalarda, 2006 yılı başlarında Dünya Ticaret Örgütü (WTO), AB'nin toplu GDO üretimi için kapılarını açmaya zorladı.

        ABD ve İngiliz ordularının, Irak'ı işgaliyle birlikte Washington, bu ülkeye genetiği değiştirilmiş tohumları, ABD Tarım Bakanlığı'nın bir cömertliği olarak göndermeye karar verdi. Rockefeller ailesinin İlk büyük çaplı deneyi, 90'ların başında yolsuzlukla başı dertte olan Arjantin'de gerçekleşmiştir..

          Tarımsal verimlilik ve Dünya'nın yiyecek sorunlarını çözme adı altında işlenen bu suçlar, bu küçük zümrenin amaçları doğrultusunda önemsizdir. Yapılan bunca şeyin hedefinde sadece para ve kar yoktur. Nihayetinde bu güçlü aileler, kimlerin merkez bankalarının başlarında duracağına karar verirler. Para, onların yaratmaları ya da yok etmeleri için bir araçtır.

        Amaçları, daha önceki despot ve diktatörlerin hayal ettikleri gibi "mutlak dünya hakimiyeti"dir. Kontrol edilmezlerse, 10-20 yıl içerisinde bu hedeflerine ulaşmaları işten bile değil. Bu sebeple bu gerçeğin duyurulması ve herkes tarafından bilinmesi, büyük önem arz etmektedir..

Erken GDO Araştırmaları ve Baba Bush

       İlk GDO düzenlemeleri Reagan'ın idaresinde başlatıldı ve DNA ve RNA araştırmalarında, ABD zaten bir numaraydı. Bu dönem de hükümet biyo-teknoloji ve tarım işlerinde aşırı bir partizanlık gösterdi.



       Sağlık ve güvenlikten sorumlu pek çok hükümet mercii görevlerinde başarısızdı. ABD'deki ilk GDO ürünü piyasaya sürüldüğü zaman Reagan idaresi, kapılarını, kalıtım güdümleme (hileli yönetimle) ilgilenen Monsanto ve diğer özel şirketlere açmaya hazırlanıyordu. Bu konunun kilit ismi sonradan başkan seçilecek olan eski CIA başkanı George Bush'du. 

"Monsanto" ve "Özde Denklik" Dolandırıcılığı 

         1986'da Bush, Monsanto şirketinin yöneticileriyle Beyaz Saray'da stratejik bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Eski Tarım Bakanlığı görevlisi Claire Hope Cummings'e göre gazetelere yansımayan bu toplantının amacı, ortaya çıkmakta olan biyo-teknoloji endüstrisinin "denetimsizleştirilmesi" idi. Monsanto'nun daha önceleri de hükümetle ilişkileri olmuş, Vietnam savaşı sırasında Turuncu Madde isimli ölümcül bir bitki ilacı üretilmişti. Ayrıca uzun bir rüşvet, dolandırıcılık ve örtbas sicili bulunmaktaydı. 

    Dr. Pribly o zaman Ulusal Gıda ve İlaç İdaresinde (FDA) çalışan 17 hükümet bilim adamından biriydi ve çalışmalarından biliyordu ki, bir bitki hücresine yeni bir gen yerleştirildiğinde istemeden de olsa, yeni zehirler (toksin) ortaya çıkabiliyordu. 1992'de Bush, Pandora'nın kutusu (GDO) açmaya hazırdı. Başkan GDO gıdalarının diğer sıradan bitkilerle (mısır, soya fasulyesi, pirinç ve pamuk) "özde denk" olduğunu bildirdi. "Özde denk" olan bir gıda için, hormon veya zehir testleri yapmaya ne gerek vardı? Birçok konuda hükümetin düzenleyici kurumları, yeni ürünün zararlı olmadığına hükmederek, sadece gerekli bilgileri onlardan temin ettiler ve bu kurumlar asla dev şirketlerin üstüne gitmediler. 

GDO Projesine Düşen Bomba 

       110 günden fazla bir süre GDO'lu patateslerle beslenen farelerde, gözle görülür bir farklılık oluşmaya başladı. Aynı deneyde, normal patatesle beslenen farelere göre daha küçük ve kilo olarak da daha zayıflardı. Asıl dehşet verici durum deneklerin, kalp, beyin ve ciğerlerinin de küçük olmasının yanı sıra bağışıklık sistemlerinin de zayıflamış olmasıydı. Pusztai, bu durum karşısında çok tedirgin olmasına rağmen, TV'de yayınlanan bir program öncesi son verileri açıklamadı. Daha sonradan yaptığı açıklamada, halkı paniğe sevk etmek istemediğini belirtti. 

Clinton, Blair ve "Politik Bilim" 

     Pustzai'in bulguları, karanlıkta kalmış gerçekleri su yüzüne çıkardı. Rowett'teki eski iş arkadaşları, Pusztai'nin, James tarafından susturulma emrinin, Başbakan Blair'dan geldiğini bildiklerini söylediler. Blair, ne pahasına olursa olsun Pusztai'nin susturulması emrini vermişti. Blair'e de bu komut, ABD Başkanı Clinton'dan gelmişti. James de, işini ve kuruluşun alacağı mali desteği kaybetmemek için, eski meslektaşını bir kalemde siliverdi. 

      Orskov'un elindeki bilgi bomba niteliğindeydi. Demek ki gizli bir şirketin menfaatleri, Amerikan ve İngiltere Başkanı'nı seferber edebiliyordu. "Monsanto"nun bir telefonu, dünyanın önde gelen bilim adamlarının saygınlığını yok edebiliyordu. Bu GDO'nun, dünyada hızla yayılmasına önayak olabileceği gibi, bilimin, gelecekteki bağımsızlığına ve akademik özgürlüğüne gölge düşürebilirdi. 

             Kurnaz Rockefeller 

       ABD Başkanı olabilmek için yanıp tutuşan eski New York valisi Nelson Rockefeller, o dönemin güç oyunlarında en belirleyici figürlerden biriydi. Nelson Rockefeller, kardeşleri David, Laurance, Winthorp ve John'la birlikte pek çok vakıf ve vergiden muaf dernek yönetiyordu. Ekonomik buhranın etkili olduğu 70'li yılların başlarında, bazı nüfuzlu ailelerdeki belli kişiler, ABD'nin küresel politikalarında önemli değişiklikler yapmasına karar vermişlerdi. Rockefeller ailesinde politika ve iş dünyasında en ayrıcalıklı kişiler, David ve Nelson Rockefeller'dı. Ailenin güç merkezleri de, 1. Dünya savaşı sonrası New York Belediye Meclisi Dış İlişkiler Konseyiydi. 

      Rockefeller, ABD güç merkezini oluşturmaktaydılar. Aile ve aileye bağlı pek çok vakıf, Amerikan tarihi boyunca yönetim, eğitim ve özel sektörde başka bir ailenin olmadığı kadar hâkim olmuştu. Dışişleri Bakanı Kissinger, aile tarafından seçilmiş ve himaye altına alınmış, 1950'lerin sonunda Rockefeller Vakfı'nda çalışmaya başlamıştı. 

Brezinski ve "Üçlü Komisyon"(TC) 

     Bu yeni ve üst düzey teşkilatın düşünce yapısı, konseyinkiyle çok benzemekteydi. Yalnızca Avrupa'nın politik elitini değil, David Rockefeller ve Maine'den komşusu Zbigniew Brezinski arasındaki konuşmaların sonucu, artık Japonları da bünyesinde bulundurmaktaydı. Brezinski, Columbia Üniversitesinde Rus Çalışmaları Merkezinde profesörken, Rockefeller vakıflarından yüklüce bağış alıyordu. 

    Brezinskiçok yakın bir zamanda yazdığı kitabında, kapalı kapılar ardında yapılacak toplantılarla, Amerikan şirket ve bankalarının, Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya'daki elit iş çevreleri ile birleşmesini öneriyordu. 

  Brzezinski, David Rockefeller tarafından "Üçlü Komisyon"un başına getirilmişti. Bu komisyon Rockefeller'ın iş ortakları olan birçok uluslararası elitin, finansal ve ekonomik olarak bağlantılı olduğu, politik ağırlıklı eşsiz bir şebekeydi. Amaçları, Rockefellerlar'ın tasarladığı, yine bir komisyon üyesi olan George H.W. Bush'un sonradan söylediği gibi "Yeni Dünya Düzeni"ni kurmaktı. Bunu da 90'lardan itibaren "küreselleşme" diye adlandırdığımız yöntemle yapmaya başladılar. 

     Bu konudaki ilk makale, Harvard profesörlerinden Samuel Huntington tarafından "Medeniyetler Çatışması" isimli kitapla kaleme alındı. Bush yönetimi, teröre karşı açtığı savaşları hep bu Medeniyetler Çatışması kitabına dayandırmıştı. 1975'te Huntington'un kullandığı başlık "Demokrasi Kriz"iydi. 
Huntington uyarmaya devam etti: 

   "  Verimli bir demokratik siyasi sistem, genellikle bazı birey ve gruplara karşı duyarsızlığı ve karışmamayı gerektirir. Gizlilik ve hile, hükümetin kaçınılmaz özelliğidir." 

Kissinger ve Gıda Politikaları 

1973'de Kissinger, ABD'nin tüm dış politika kontrolünü kendi eline almak için girişimlerine başladı. Hem Dışişleri Bakanı hem de Başbakan'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak Kissinger "gıda"yı, petrol jeo-politikasıyla beraber en ön sıraya koydu. Bu, gerçek durumu, yani artık Amerikan tarım endüstrisinin aile işi olmaktan çıkıp, küresel şirket tarımcılığına dönüşümünü örtmeye çalışan bir kılıftı. Kissinger o dönemde bir gazeteciye, "dünya hâkimiyeti" konusunda şu görürüşü ortaya koymuştu:

"Petrolü kontrol edersen, ulusları kontrol edersin, yiyeceği kontrol edersen, insanları kontrol edersin." 

1974'de Birleşmiş Milletler, Roma'da büyük bir Gıda Konferansı düzenledi. Roma konferansında ABD'nin liderliğinde iki ana tema tartışıldı. Bunlardan birincisi, dünya gıda kıtlığı açısından sözde alarm verici derecede artan nüfustu ki, bu tek yanlı bir tespitti. 

Büyük Tahıl Soygunu 

Sovyetler, Kissenger'la yapılan anlaşma sonucu, 30 milyon ton işlenmemiş tahıl almayı kabul etti. Miktar o kadar yüksekti ki; hükümet, Cargill gibi özel şirketleri de işin içine dâhil etmek zorunda kalmıştı. Bu da Kissinger'ın planının bir parçasıydı. O'na göre: 

"Tarım, Tarım Bakanlığı'nın ellerine bırakılmayacak kadar önemliydi." 

Sovyetlere yapılan bu satış o kadar büyüktü ki, tüm dünyada tahıl rezervlerinde azalma yaşandı ve bununla birlikte fiyatlar, birkaç ayda %70 yükseldi. Buğdayın ton fiyatı 65 dolardan, 110 dolara fırladı. Soya fasulyesi fiyatı ikiye katlandı. Bu sırada Hindistan, Çin; Bangladeş ve Avustralya gibi ülkelerde yaşanan ciddi kuraklıklar, rekolteyi düşürmüştü. Dünya bu durumu endişeyle seyrederken, ABD bu umutsuzluktan fayda çıkarmak için çaba gösteriyordu. Sorun tahılın olmaması değil, tamamının Amerikan şirketlerinin elinde olmuş olmasıydı. Bu da yiyeceği, Kissinger için bir silah haline dönüştürüyordu. 20 yıl süresince hiçbir grup, Rockefeller ailesi ve Rockefeller Vakfı'ndan daha belirleyici bir rol üstlenmemişti. 

Nixon'ın Tarım İhracat Stratejisi 

    Yiyecek pazarının ABD hâkimiyetinde olması aslında, 1970'lerde Nixon'la beraber başlamış olan uzun vadeli bir strateji planıydı.. 

   Birkaç yıl sonra Cargill, Başkan Yardımcısı Walter B. Saunders, New Orleans'ta bir kongrede, "Temel sorun bundan 50 yıl öncesi inanışa dayanmaktadır" dedi. 

    Yeşil devrim ve kırma tohumlar, Amerikan şirket tarımcılığına yeni ve kontrollü bir piyasa vaat ediyordu. Roosevelt'in Tarım Bakanı Henry Wallace, seçkin araştırmacılarca desteklenen daha fazla mahsul verecek olan "Pioner Hi-Bred"i kurmuştu. Bu adımla, birçok tohum devinin önü açılmış, genetik tohumların temeli atılmış oluyordu. 

    Kısa sürede Rockefeller-Ford yeşil devrimi, Hindistan hükümeti tarafından benimsendi. Kırma tohumlar ve kimyasallar hızla sonuç verdi. Buğday ve pirinçte üretim artışı sağlandı. 

"Silah Olarak Yiyecek" 

"Bu görevin arkasında Jhon D. Rockefeller ve Rockefeller Nüfus Konseyi bulunmaktaydı. Temel düşüncesi 1939'a, Dış İlişkiler Konseyi Savaş ve Barış Çalışmaları Projesi Başkanı Isaiah Bowman'a dayanmaktaydı. Dünya nüfusunun azaltılması ve yiyeceğin kontrolü, Kissinger'ın ana dış politika stratejisi haline gelmişti. Bu, yeni tehditlere karşı bir çözüm, gelişen ülkelerden ucuz hammadde almaya devam etmenin yoludur. 

Kısırlaştır ya da Açlıktan Öl! 

"Dünya çapında nüfus artışı, ABD'nin güvenliği ve deniz aşırı menfaatlerimiz" başlıklı bu notta, nüfus kontrolü, stratejik hammadde ve gıda politikasından bahsediliyordu. Bu gizli proje, Nixon tarafından Jhon Rockefeller'ın tavsiyesiyle başlatılmış, NSSM 200 olarak adlandırılmıştı. 

ABD'nin durumu, daha çok Rockefeller'lar tarafından belirlenmekteydi. Planın ana konusu, nüfusun azaltılması politikalarıydı. Bu acımasız politikaya karşı Katolik Kilisesi, Romanya hariç tüm komünist ülkeler, Latin Amerika ve Asya ulusları tepki gösterdiler. Bu durumda ABD bu projeyi gizli yürütmeliydi. Tabii ki, projenin başında Kissinger bulunmaktaydı. 

Doğal olarak Kissinger biliyordu ki; bu kaynak zengini ülkelerde nüfusun azaltılması konusunda bir çalışma başlatılması halinde, emperyalist ve hatta soykırımcı olarak suçlanacaktı. O da NSSM'in bu amaçlarını saklayabilmek için hilekâr bir propaganda kampanyasına başladı. 

Kissinger, ABD politikasını yürüten elitin öngördüğü zorlayıcı tedbirleri ileri sürmeye devam etti. Açıkça gıda yardımının ulusal gücün bir aracı olduğunu söyledi. Yalın bir yorumla, ABD yardımının "nüfusunu kontrol etmeyen ve edemeyenler" arasında pay edilmesini önerdi. Bu belgenin "çok gizli" olarak saklanmasının sebebi de buydu: Kısırlaştır ya da açlıktan öl. 

Nelson Rockefeller'in Planı: ABD'nin Resmi Politikası 

Kissinger iktidardaydı ancak başkan tarafından değil Rockefeller tarafından o mevkiye atanmıştı. 1955'te Nelson Rockefeller, onu Dış İlişkiler Konseyi'nde çalışma direktörü olarak işe almış, bundan bir yıl sonra Rockefeller Kardeşler Vakfı'nın, Özel Çalışma Projeleri Direktörü olmuştu. Sonra da Rockefeller'ların bir çalışanı olan Nancy Maginnes ile evlenerek bağlantılarını iyice kuvvetlendirmişti. 
Kasım 1975'te Nixon'ın gizemli Watergate ilişkisi ortaya çıktığında bazıları bunun Kissinger ve Alexander Haig ile beraber çalışan Nelson Rockefeller'ın siyasi hırslarının bir entrikası olabileceğinden şüphelendi. Nixon'ın halefi Gerald Ford, Nelson Rockefeller'ı yardımcısı olarak atadı. Rockefeller artık hayalini kurduğu ABD başkanlığının bir kalp atışı uzağındaydı. Nelson'ın eski dostu Kissinger'de, Dışişleri Bakanı'ydı. 

Kasım 1975'de Başkan Ford, Kissinger'ın NSSM 200 planını ABD'nin resmi dış politikası olduğunu beyan etti. Sonraları Kissinger'ın yerine ulusal güvenlik danışmanı olarak iş ortağı da olan Brent Scowcroft atandı. Scowcroft, Kissinger'ın NSSM 200 taslağını, vazifeşinas bir şekilde imzalaması için yeni başkana götürüyordu. Kissinger, dışişleri bakanlığına; Nelson Rockefeller'de, başkan yardımcılığına devam etti. ABD artık nüfus azaltımı işine giriyordu ve gıda bu işte büyük rol oynayacaktı. 

Rockefeller: Soy Arıtımını Destekliyor 

JDR III, Frederick Osborn, Henry Fairchild, Alan Gregg gibi soy arıtım ve ırk bilim teorisyenleri arasında büyümüştü. O ve sınıfındakiler için kimin hayatta kalıp kimin öleceğine, kimin nasıl yaşayacağına, karar vermek doğal bir şeydi. Onlar, insanları en iyi soyu elde edebilecekleri bir koyun sürüsü olarak görüyorlardı. 

Rockefeller'ın Karanlık Sırları 

Zengin bir Amerikalı olan Andrew Carnegie: "Servet, küçük miktarlarda halka dağıtmaktansa, ırkımız için daha büyük bir potansiyele dönüştürülebilir" demişti. Bir anlamda para, onu iyi kullanmayı bilen zenginlere aitti. 

Yeni kurulan Rockefeller Vakfı hedefini; Dünya üzerinde insanlığın yararına katkıda bulunmak olarak belirlemişti. Neyin insanlık yararına olduğuna Rockefeller ailesinin karar vereceğini eklemeyi ihmal etmişlerdi. En başından beri aile, sürüden zayıfları seçip çıkarmak veya sistematik olarak kalitesiz türleri elemeye odaklanmıştı. 

En İyi Tür: "Soy Arıtımı" 

Rockefeller Vakfı'nın yaptığı ilk hayır işi projesi New York Cold Spring Harbour'daki Soy Arıtım Kayıt Ofisi ve Amerikan Soy Arıtım Derneği'ni maddi olarak desteklemek olmuştu. Harriman ailesinden sonra Rockefeller, en büyük bağışçı olmuştu. Soy arıtım sahte bir bilimdi. İsmi ilk kez İngiltere'de Charles Darwin'in kuzeni olan Francis Galton tarafından kullanılmış ve Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı kitabından alınmıştı. Rockefeller, Carnegie ve diğer bazı zenginler, 1920'de "Sosyal Darwinizm" adını verdikleri, servetlerin birikimini haklı gösteren, üstün ırkın hayatta kalıp güçsüzün ölmesinin ilahi kanıtı olan Malthusyan fikre inanmışlardı. Alman araştırmalarını, Rockefeller Vakfı idare ediyordu. 

"Aile Planlaması" ve "Gizli Soy Arıtımı" 

Soy arıtımı, JDR III'ün nüfus fazlası takıntısı sayesinde kurulmuştu. JDR'in muazzam etkisi ve Rockefeller Vakfı'nın bilimsel araştırmaları desteklemek için kullandığı devasa mali gücü düşünüldüğünde bu takıntının, ölümünden sonra bile muazzam sonuçları olacaktı. JDR III, Malthus'ın sözde bilimi ve nüfusun patlayacağı korkusuyla yetişmişti.. 

Kissinger'ın NSSM 200 projesini de şekillendiren nüfus kontrol lobisi, Rockefeller Vakfı bağışlarının etrafında toplanarak, aile planlaması adıyla, halkı ikna edici politikalar üretiyordu. 

Rockefeller'ın Teşvikiyle: "Yeşil Devrim" 

Artık aile yatırımlarını, petrolden tarıma döndürmeye başlamıştı.. 1941 Martında henüz ABD'nin savaşa girmesine 9 ay kala, Lourance Rockefeller, Latin Amerika'daki İngiliz finans baskısından faydalanarak Kolombiya'daki Magdelana Nehri kıyısında 1,5 milyon hektar arazi satın aldı. Nelson da, Venezuela'da bir zamanlar Simon Bolivar'a ait olan büyük bir çiftlik aldı. CIA'in o dönemde raporlarında geçtiği üzere, İngiliz portföyünde bulunan bu topraklar çok değerliydi ve elde edilmeliydi. 

Rockefeller ailesi ve Rockefeller Vakfı, nüfus ve küresel gıda konularının Dışişleri Bakanlığı'na anlatılmasında, bazı ufak sorunlarla karşılaşıyordu. Aile ve aileye yakın müttefikleri, New York'taki CFR'de önemli koltuklarda oturmaktaydılar. Rockefeller grubu, bakanlık üzerinde çok büyük bir nüfuz kullandı. 1952'den 1979 Başkan Jimmy Carter dönemi sonuna kadar burada görev alan herkes, Rockefeller Vakfı'nın önemli isimlerindendi.. Rockefeller'ın teşvikiyle yeşil devrim, hızla petrol ve askeri malzeme kadar önemli bir ekonomi stratejisi haline geliyordu. 

"Yeşil Devrim" Kapılarını Açıyor 

Rockefeller'ın, Meksika'da başlattığı yeşil devrim, 1950 ile 1960 arasında tüm Latin Amerika'ya yayılmıştı. Bundan kısa süre sonra Rockefeller'ın Asya'daki şebekelerinin desteğiyle, Hindistan ve başka yerlere de girdi. Devrim, gelişmekte olan ülkelerde gıda kontrolünü ele geçirmek için gizli yapılmalı ve bu hareket, serbest piyasa yanlısı, komünizm karşıtı faaliyetler olarak gösterilmeliydi. O günlerin en büyükleri ABD şirketleriydi. Bu noktada olmalarının nedeni de, 1960-70 arası yeşil devrim sayesinde melez tohumların yaygınlaşmasıydı. Tarım küreselleşirken, Rockefeller'da bu ilerlemeyi şekillendirmekteydi. 

1950'lerde Rockefeller Vakfı'ndan Norman Borlaug, Meksika'ya gelerek melez, pas tutmaz buğday ve melez mısır tohumları üzerinde çalışmalara başladı. GDO'lar ise bu çalışmalardan birkaç on yıl sonra gelecekti. Tarım ve biyolojinin perde arkasında Rockefeller, yeşil devrimin 50'ler ve 60'lar boyunca hesaplanmış stratejilerinin peşinde koşuyordu. 

Yeşil devrimle başlayan küresel gıda kontrol süreci, birkaç on yıl sonra "kalıtım devrimi"yle tamamlanacaktı. Ancak şaşırtıcı olmayan her iki devrimde de, başrolde Rockefeller ailesi ve onlara yakın çevrelerin bulunuyor olmasıydı. 

1966 yılında geniş fonlara ait başka bir vakıf Ford Vakfı, Rockefeller'a katıldı. Yine vergiden muaf Ford Vakfı da, Rockefeller gibi hükümetle içli dışlıydı. İstihbarat ve dış politika gibi önemli konularda hükümetle bağlantıları vardı. Ford kaynaklarıyla beraber Rockefeller'ın yeşil devrimi, adeta vites artırarak yoluna devam edecekti.. 

Rockefeller: "Şirket Tarımcılığı"na Yöneliyor 

Rockefeller kardeşler, bir yandan işlerini petrolden, tarıma kaydırırken, öte yandan Harvard Üniversitesi'nde gıda üretiminde merkezi kontrolün sağlanması üzerine çok az kimsenin farkında olduğu bir araştırma yürütüyorlardı. Yaratıcıları, geleneksel tarımdan ayırt edebilmek amacıyla ona "şirket tarımcılığı" adını vermişlerdi. Şirket tarımcılığı ve yeşil devrim el ele yürüyorlardı. Bir süre sonra devreye girecek olan genetik uygulamalar da planın bir parçasıydı. 

Harvard projesi ve şirket tarımcılığı, büyük Amerikan gıda üretim devrimi planının bir parçasıydı. Gıda endüstrisini egemenliği altına alması 40 yıl sürecekti. Bir profesör olan Ray Golberd, "gen değişimli şirket tarımcılığı devrimi"yle ilgili olarak; "küresel ekonomi ve toplumu değiştirmek için insanlık tarihinin görmüş olduğu en dramatik olayıdır" demişti. 

"Tüm Çiftçiler Nereye Kayboldu?" 

Hükümet düzenlemeleri, gıda güvenlik standartları ve tekel yasaları gevşedikçe, özellikle "Reagan-Bush dönemi"nde geleneksel tarımın yaşadığı dönüşümü, sıradan bir tüketicinin anlaması zor hale gelmişti. Pek çok insan, hâlâ çiftlikten geldiğini sanarak, mahalle marketlerinden güzel ambalajlanmış sığır ya  da domuz eti almaya devam ediyordu. 

1980 ve 90'larda geleneksel çiftçiler, topraklarını ve sürülerini terk etmeye zorlandıklarında,   şirket tarımcılığı hemen bu boşluğu doldurdu. İşin dramatik boyutu, kurnazca hazırlanmış istatistik   raporlarında, geleneksel yapının, genişleyerek dev kurumlar haline dönüştüğü şeklinde saklanmıştı.. 

Bilim Üzerinde: İnanılmaz Etki 

Rockefeller Vakfı'nın 1930'lardaki Başkanı olan Warren Weaver, bir fizikçiydi. O ve Max Mason, Vakfın yeni biyoloji programını yönettiler. Araştırma projelerine kaynak sağlamakta gösterdiği cömertlik, yalnızca şiddetli kıtlığın yaşandığı bir zamanda, lider konumdaki bilimsel araştırmacılara dağıtacak kaynakları olması gerçeği ile birlikte Vakf'a, "Büyük Çöküş" sırasında bilim üzerinde inanılmaz bir etki kazandırdı. 

II. Dünya Savaşı sırasında, Weaver ve Rockefeller Vakfı, moleküler biyoloji alanında yapılan tüm uluslararası araştırmaların merkezindeydi. 3 Rockefeller Enstitüsü (bugün Rockefeller Üniversitesi) bilim adamı Avery, MacLeod ve McCarty, bir genin bir bakteri hücresinden diğerine iletimini tanımladılar. Onların meslektaşı ve daha sonraları ise Rockefeller Üniversitesinin önemli bir araştırmacısı olan genetikçi Theodore Dobzhansky, o dönem büyük bir heyecanla şunu ifade etti: 

"Özel uygulamalarla, özel mutasyonlar yaratma vakalarıyla uğraşıyoruz. Geneticiklerin yüksek organizasyonlu organizmalarda sonuç alamadan çalıştıkları bir başarı bu." 

Yine 1941'de Rockefeller'in bilim adamları, genetik olarak değiştirilmiş organizmalarla Gen Devrimi'nin gelecekteki gelişimi için gereken temelleri atıyorlardı. 

"Yeni Atlantis" ve "Aydınlanma" Düşünceleri Altında: Proje 

Rockefeller Vakfı, toplumun kendi sorunlarını çözmek için bilimsel keşifleri beklemesi gerektiği ekonomik ve politik sistemleri kurcalamanın gerekmeyeceği fikrini yaymak için, kaynaklarını ve kayda değer sosyal, politik ve ekonomik bağlantılarını kullandı. 

Proje, Bacon'un doğanın yasalarının ve bilimsel teknolojik ilerlemenin üstünlüğüne dayalı sorunsuz bir topluma ait "Yeni Atlantis" ve "Aydınlanma" görüşlerinin genel ruhunun etkisi altındaydı. 

Auckland Üniversitesi'nin emekli kıdemli öğretim üyesi ve bir biyolog olan Dr. Robert Mann, Rockefeller'in indirgemeci basitleştirmesinin olası sosyal tehlikeleri nasıl yadsıdığıyla ilgili olarak gerçekten bir sorun olduğunu vurguladı: "Açıkça görülmektedir ki genetik mühendisliği ile ilgili risk analizi çalışmaları çok yanıltıcıdır." Mann, ayrıca şunları belirtti: 

"Canlı bir hücrenin sistemi, hiçbir virüs ya da yabancı plazmid (prionlar öyle dursun) yayılmamış olsa bile, bir nükleer reaktörden kıyas kabul etmez biçimde daha karmaşıktır. Kötü biçimde saplabilecek yan yolların çoğunun hayal edilme olasılığı yoktur.... Gen iliştirme çalışmalarının çoğu sonuç vermez; bazıları istenen sonucu verebilir, ancak tıpkı nükler güçte olduğu gibi yapılacak bazı büyük hatalar, bu yaklaşımın bilime ve yaşama uygulanmasını önleyecek şekilde değerlendirmemize nedene olabilir." 

"Plazmidler" ve "Tanrı"lığa Soyunma 
Prof. Abigail Salyers, prestijli Microbiological Review (Mikrobiyolojik Değerlendirme)'de, genetik bilimi için kullanılan biyolojik malzemelerden "plazmidler" için şu uyarıyı yaptı: 

"Plazmidler, küçük DNA parçalarıdır ... değiştirilmiş genlerin basit öngörülebilir taşıyıcılarıdırlar. Yaygın kanıya göre; bir geni genetik olarak değiştirilmiş bir mikro organizmaya sokmak için kullanılan bir plazmid, aktarılamaz kılınabilir. [bunun aksine] "güvenli" plazmid diye de bir şey yoktur ... hayatta kalabilmek için yanıtlamamız gereken bir bilmece şudur: antibiyotiğe dirençli genlerin aktarılmasını yavaşlatmak ya da durdurmak için ne yapılabilir? Ancak gen jokeyleri; koyuna, insan ve domatese sığır genlerini suni yöntemlerle iliştirmelerinin sonuçlarına dayanarak "Tanrı" gibi görebildiklerini iddia etmektedirler!" 

Mae Wan Ho: "Tamamen Ön Görülmez Sonuçlar Doğar" 

Londra Toplum Bilim Enstitüsü'nün Başkanı olan biyolog Dr. Mae Wan Ho:

"Tamamen yeni genler ve genlerin birleştirilmesi, laboratuvar ortamında yapılır ve bunlar genetik olarak değiştirilmiş organizmalar oluşturmak için organizma genomlarına eklenir" vurgusunu yaptı, şöyle devam etti: 

"Profesyonel GDO bilim adamlarının söylediklerinin aksine, süreç o kadar kesin değildir. Denetlenmesi mümkün değildir ve güvenilmezdir. Genellikle ana genoma hasar verilerek ya da bu genom karıştırılarak, tamamen öngörülemez sonuçlara sahip olarak sona erer." 

Ne Rockefeller Vakfı ne de finanse ettiği bilim adamları ve birlikte çalıştıkları, GDO tarım ticareti sektörü, böyle tehlikeleri incelemek için görünür bir ilgi göstermediler. Dünyayı bu tehlikelerin en az düzeyde olduğuna inandıracakları aşikârdı.. 

1984'te, genetik olarak değiştirilmiş bitkilerin, doğal ortama bırakılmasının tehlikeleri hakkında Amerika'daki araştırma! Laboratuvarlarında ciddi bir bilimsel uzlaşma yoktu. Ancak, çok önemli şüpheler devam ettiği halde, Rockefeller Vakfı, genetik değişiklik sürecine büyük küresel kaynak ayırmaya karar verdi.. 
Beyaz Pirinç 
     
Altın Pirinç 


"Altın Pirinç" ve Kuyruklu Yalanlar 

    Başlangıçta Vakıf, sanayileşmiş dünyadaki 46 bilim laboratuvarına kaynak sağladı. 1987 itibariyle pirinç genomunu haritalayan, pirinç geni projesi için 5 milyon dolardan fazla para harcıyorlardı. Rockefeller cömertliğinden nasibini alanlar arasında, Zürih'teki İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü ve Almanya'daki Freiburg Üniversitesi'ndeki Uygulamalı Biyolojik Bilimler Merkezi de bulunuyordu.. 



    Vakfın propagandacıları, A vitamini eksikliğinin, gelişmekte olan ülkelerdeki yeni doğan bebeklerde körlüğün ve ölümlerin önemli bir nedeni olduğunu iddia ettiler. BM istatistikleri, dünya çapında 100 ila 140 milyon çocukta, bir şekilde A vitamini eksikliği bulunduğunu ve bunların arasında 250.000 ila 500.000'inin kör olduğunu gösterdi. Bu, tartışmalı yeni genetik olarak değiştirilmiş bitkilerin ve tahılların kabul edilmesini teşvik etmek için kullanılan duygusal çekiciliğe ait, en önemli insani ilgi hikayesiydi. Her ne kadar söz, kuyruklu yalanlara ve kasıtlı aldatmaya dayanıyordu ise de, Altın Pirinç, genetik mühendisliğin verdiği sözün simgesi ve sözde kanıtı haline geldi. 

      2000 yılı itibariyle Rockefeller Vakfı ve İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü, kendilerinin A vitaminli ya da beta-karotenli pirinç olarak adlandırdıkları pirinci üretmek için, nergis bitkisinden iki adet geni, bir bakteri geniyle birlikte başarılı şekilde alarak, pirinç DNA'sıyla birleştirdiklerini duyurdular. 

      Vücutta A vitamini üreten beta-karoten (ya da A Vitamini) pirinç tanelerini turuncu renkli yaptığından, başka bir zekice pazarlama hamlesi olarak bu pirince "Altın Pirinç" denildi, zira altın, ne biçimde olursa olsun herkes tarafından imrenilen bir maddeydi. Artık insanlar her gün yedikleri pirinci yiyerek, aynı zamanda çocuklarında körlüğü ve diğer A vitamini eksikliği belirtilerini de önleyebileceklerdi. 

"Altın Pirinç" ve "A vitamini Yalanı" 

    Hintli bir biyolojik çeşitlilik kampanyası destekçisi olan Dr. Vandana Shiva, Rockefeller Vakfı'nın Altın Pirinç tanıtımının yürek burkan bir eleştirisinde: "A vitamini üretmek için pirincin genetiğinindeğiştirilmesinin kusuru, diğer A vitamini kaynaklarının gölgede bırakılmasıydı" değerlendirmesini yaptı. Uluslararası Pirinç Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Per Pinstripe Anderson, A vitaminli pirincin, Asya'daki yoksullar için gerekli olduğunu çünkü, "dünyada yetersiz beslenen insanların çok büyük bir çoğunluğuna ilaç götüremediklerini" ifade etti. Shiva şunu ekledi: 

    "A vitamini temini için birçok ilaç var. A vitamini; karaciğer, yumurta sarısı, tavuk eti, süt ve tereyağından sağlanır. A vitamininin öncüsü olan beta-karoten, koyu yeşil yapraklı sebzelerden, ıspanaktan, havuçtan, kabaktan ve mangodan sağlanır..." 

    Rockefeller Vakfı'nın basın bültenlerinde bahsetmediği, ancak doktorların ve bilim adamlarının bildiği bir şey vardı! Büyük miktarlarda A vitamini aslında "hiper vitaminoz"a, ya da bebeklerde beyin hasarına ve başka zararlı etkilere yol açan A vitamini zehirlenmesine neden oluyordu. 

Ayrıca bir insanın A vitamini payının hepsini karşılamak için günlük olarak tüketmesi gereken pirinç miktarı şaşırtıcıydı ve bir insanın bunu başarması mümkün değildi. Bir tahmin, ortalama bir Asyalı'nın yalnızca gereken en az miktarda A vitaminini alması için, günde 9 kilo pirinç yemesi gerektiğini gösteriyordu. Asya'daki günlük 300 gramlık pirinç tüketimi oranı, günlük ihtiyacın yalnızca % 8'ini sağlıyordu. Rockefeller Vakfı'nın Başkanı Gordon Convvay, bu eleştirilere mahcup bir şekilde şu yanıtı veriyordu: 

"Öncelikle altın pirinci, A vitamini eksikliği sorununa bir çözüm olarak düşünmediğimizi ifade etmek gerekir. Daha çok beslenme açısından meyveler, sebzeler ve hayvani ürünlerle çeşitli kuvvetlendirilmiş gıdalara ve vitamin katkıları için mükemmel bir tamamlayıcı görevi yapmaktadır." Şunu da ekliyor: 

"Halkla ilişkilerin, altın pirinç tanımını çok fazla kullandığı konusunda Dr. Shiva'ya katılıyorum." 

Altın pirinç, biyoteknoloji kullanan genetik mühendislik endüstrisi için büyük bir propaganda aracı olmuştu. 

İngiliz tıp dergisi The Lancet'in editörlüğünü yapan ve çok önemli bir tıp uzmanı olan Dr. Richard Horton: 

"Dünyadaki açlık için teknolojik bir gıda çözümü aramak... yeni yüzyılın ticari açıdan en kötü niyetli boş girişimi olabilir" dedi ancak onu çok az kişi dinledi. 

İlk Kobay: Arjantin 

80'lerin sonlarında genetik eğitimi almış moleküler biyologların, küresel iş ağı oldukça gelişmişti. "Devasa Rockefeller planı", artık devreye girmeye hazırdı. Bu iş için seçilen yer ise David Rockefeller ve Chase Manhattan Bank'ın yakın bağlar kurduğu, Başkan Menem'in henüz seçildiği Arjantin'di. Tarım arazileri ve nüfusu yapısı nedeniyle Arjantin, ilk geniş ölçekli GDO testi için biçilmiş kaftandı. 

2005'te çok daha küçük ama hızla genişleyen GDO ülkelerine, GDO'ları kanunla yasaklayan Brezilya'da dâhil oldu. GDO'ların ekimi o kadar yayılmıştı ki artık kontrol edilebilmesi mümkün değildi. Kanada, Çin, Güney Afrika gibi ülkeler o zamandan sonra yeni programlar yürürlüğe koydular. 

Bunların hemen arkasından, geniş arazileri ve gevşek kanunlarıyla eski Sovyet uyduları; Romanya, Polonya ve Bulgaristan gelmekteydi. Endonezya, Filipinler, Kolombiya, Honduras ve İspanya da belirgin bir şekilde bu yöntemleri uyguluyorlardı. 

Irak'ta: ABD Demokrasi Tohumları(!) 

George W. Bush, Irak işgalini şöyle yorumluyordu: 

"Bizim Irak'ta bulunma sebebimiz, buraya 'demokrasi tohumları'nı ekmektir. Bu 'tohumlar', serpilecek ve tüm otoriteryanizm bölgesine yayılacaktır." 

George W. Bush, "demokrasi tohumları"ndan bahsettiğinde, çok az insan "Monsanto"nun tohumlarını kastettiğini anlayabilmişti. Mart 2003'te ABD'nin işgalini takiben, ülkenin ekonomik ve politik gerçekleri radikal olarak değişti. Irak sadece Pentagon'a gönülden bağlı 130.000 asker tarafından işgal edilmemiş; aynı zamanda işgalcisinin ekonomik kontrolü altına da girmişti. Irak ekonomisi, Pentagon tarafından idare ediliyordu. 

Mayıs 2003'te, Paul Bremer, Geçici Koalisyon Güçleri'nin (CPA) ya da işgalci otoritenin başına getirilmişti. Eski Dışişleri Bakanlığı terörizm görevlisi olan Bremer, sonradan Henry Kissinger'ın kurduğu güçlü danışmanlık şirketi Kissinger Associates'e girmişti. 

ABD işgalindeki Irak, Arjantin'den daha iyi bir fırsattı. İşgal yeni bir tarım sistemini, GDO şirket tarımcılığı etki alanıyla tüm ülkeye sokmaya yardımcı olmuştu. İşgal yönetimi, Iraklı çiftçilere reddedilmesi güç bir teklifte bulunmuştu: "Bizim GD tohumlarımızı alın ya da ölün.." 
Bremer, işgal altındaki Irak'ta resmen olmasa da sivil faaliyetin var olduğu her alanda ölüm ve yaşamın kontrolünü elinde bulunduruyordu. Dikkat çekecek şekilde Bremer, yeniden yapılandırma işinin dış işlerinin sorumluluğu olmasına rağmen, raporlarını, sadece Pentagon'daki eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'e rapor ediyordu. 

Bremer; Irak'ta GDO için Yasal Alt Yapıyı Oluşturuyor 

Geçici Koalisyon Güçleri'nin başı olarak Bremer, yürürlükte bir anayasa ya da hükümet olmamasına rağmen, bir dizi kanun tasarısı hazırladı. Yeni kanunların sayısı 10O'dü ve Nisan 2004'te hayata geçirildi. Bütün olarak bu kanunlar, Irak ekonomisinin, ABD mandası altında; serbest piyasa şartlarında yeniden yapılandırılmasını konu ediyordu. Aynı 1990 sonrası Rusya ve eski Sovyetler Birliği'ne dayattıkları ekonomiler gibi. 

Bremer'a, Rumsfeld ve Pentagon'daki planlayıcılar tarafından verilen emirlerde, devlet kontrolündeki Irak ekonomisini, "şok terapiyle" radikal bir açık pazar haline getirmek vardı. Bremer, 30 yılda Latin Amerika'nın borçlu ülkelerinde yapılan değişikliklerin daha ağırını bir ayda Irak'ta gerçekleştirdi" 

Bremer'ın ilk işi, 500.000 kişilik bir işçi ordusu kurmak oldu. Bu ordunun çoğunluğu askerler, doktorlar, hemşireler, öğretmenler, yayıncılar ve matbaacılardan oluşuyordu. Ülkenin sınırlarını kısıtlamasız ithalata açtı. Hiçbir vergi, denetim, tarife, gümrük yoktu. İki hafta sonra Bağdat'a giderek Irak'ın "ticarete açık" olduğunu açıkladı. Ama kimin, neyin ticareti olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı. 
İşgalden önce petrole dayalı olmayan Irak ekonomisi, çimentodan kâğıda, çamaşır makinesine kadar her şeyi üreten 200 adet devlete ait şirkete bağlıydı. 

Haziran 2003'te Bremer, bu şirketlerin derhal özelleştirileceğini açıkladı. "Devletin verimsiz işletmelerini, özel sektörün ellerine bırakmak, Irak ekonomisini düzlüğe çıkarmak için esastır" demişti. Irak özelleştirme plânı, Sovyetlerin dağılmasından sonraki en büyük devlet tasfiyesiydi. 

Iraklılar: GDO Tohum Devlerinin Tebası Oldu 

Daha da ötesi bu kanunlarla Irak'taki en radikal dönüşüm olan ulusal gıda üretimi için de yol açıldı. Bremer'ın emrindeki Irak, yeni bir GDO modeli olmak üzereydi. Yalın bir anlatımla, bitki türleri patenti sahipleri (daha çok çokuluslu büyük şirketler), Irak'ta kendi tohumlarının kullanımıyla ilgili mutlak haklara sahip oluyorlardı. 

Koruma altındaki bitki türleri, aslında GDO'lu bitkilerdi. Bu bitkileri ekmek isteyen çiftçiler, teknoloji ücreti ve patentli tohumlar için yıllık lisans parası ödemeyi kabul ettiklerine dair anlaşma imzalıyorlardı. Bu tohumlardan bir kısmını bir dahaki hasat yıllarında kullanmak için saklayan çiftçiler, şirket tarafından ağır cezalara çarptırılıyordu. ABD'de mahkeme tarafından bozulana kadar, "Monsanto" bir çuval tohum bedelinin, 120 katına kadar ceza ücreti talep ediyordu. Iraklı çiftçiler artık Saddam'ın değil, çok uluslu GD tohum devlerinin tebaası haline gelmişlerdi. 

Koruma altına alınan bitkiler, 10.000 yıldır Irak topraklarında yetiştirilenler değildi. Bu koruma çok uluslu şirketlerin, kendi tohum ve ilaçlarının Irak piyasasına hem ABD hem hükümet desteğiyle girebilmesi için gelmişti. 

"Irak Tohum Hazinesi" Yok Edildi 

Irak, tarihsel olarak medeniyetin beşiği olan Mezopotamya'nın bir parçasıydı. Dicle ve Fırat nehirlerinin ortasında, verimli topraklara sahipti. Çiftçiler, tahminen M.Ö. 8000 yılından beri bu topraklarda tarım  yapıyordu. Günümüzde kullanılan her tür buğdayın tohumlarını da onlar geliştirmişlerdi. Bunu da, bir miktar tohumu saklayıp tekrar ekerek, "doğal dirençli kırma türler" yetiştirerek başarıyorlardı. 

Iraklılar, bu kıymetli tohumları, sonradan ABD'lilerin yaptıkları işkencelerle adı duyulan Abu Ghraib şehrindeki bir tohum bankasında saklıyorlardı. İşgal sırasında çeşitli bombalamalara maruz kalan bu tarihi ve paha biçilmez tohum bankası yok oldu. 

Bununla beraber eski Irak Tarım Bakanlığı, bu tohumların yedeklenmesi için Suriye'ye örnekler göndermişti. Bu önemli tohumlar halen Suriye'nin Halep şehrinde, Kuru Bölgeler için Tarım Araştırmaları Merkezi'nde (İCARDA) saklanmaktadır. Abu Ghraib tohum bankasının yok olmasıyla birlikte, Uluslararası Tarım Araştırmaları Danışmanlık Gurubu'nun (CGIAR) bir parçası olan İCARDA, Iraklı çiftçilere yardım etmek için ellerindeki tohumları gönderebilirdi. Ama yapmadı. Bremer'in danışmanlarının Irak yiyeceğinin geleceği hakkında başka plânlan vardı. 

Bremer'ın 81. Kanunu uyarınca, büyük ulus ötesi bir şirket, belirli bir Irak böceğine dayanıklı bir tohum geliştirirse ve Iraklı bir çiftçi de, aynı şeyi yapan bir bitki yetiştirirse, tohumları saklaması yasadışıydı. Bunun yerine Monsanto'ya telif hakkı ödemeye mecbur bırakılıyordu. 

Artık Irak: Dev Şirketlerin Genetik Laboratuvarı 

Kâğıt üzerinde, sadece bu tohumları kullanan çiftçiler, ABD'nin benimsetmeye çalıştığı bu patent kanunlarına uymak zorundaydı. Ama gerçekte Irak, gıda üretim ve geliştirme adına, Monsanto, DuPont ve Dow gibi şirketlerin elinde çok büyük bir genetik laboratuvarına dönüşmekteydi. 

On yıldan fazla bir süre Iraklı çiftçiler, ABD-İngiltere önderliğinde tarım ekipmanları ambargosuna maruz bırakıldı. Ayrıca Irak şanssız olarak 3 yıllık bir kuraklık dönemi geçirmişti ve elindeki tahıl azalmıştı. Yıllar süren ambargo, kuraklık ve savaşın etkileri, Irak'taki tahıl stoklarını 1. Körfez Savaşı seviyesinin altına indirmişti. 2003'e kadar Irak halkı Birleşmiş Milletler'in petrol karşılığı verdiği yiyeceğe bağımlı yaşadı.. 

Artık ABD'nin benimsettiği patent kanunuyla, tohumda tekel oluşturabilecek bir düzen getirilmişti ve hiçbir Iraklı çiftçi bu alanda rekabet edecek kaynaklara sahip değildi. 

GDO Cini: Lambadan Çıktı 


1990'ların ortalarına doğru Dünya Ticaret Örgütü (WT0)ve Washington desteğiyle aynı gen devleri; Monsanto, Dow, DuPont, Syngenta ve birkaç küçük şirket daha patentlenmiş tohumları dünya pazarına saldı. 



1996'da Monsanto, Amerika'dan soya fasulyesi dolu bir taşımayı Avrupa'ya gönderdi. Bu taşımalık etiketlenmemişti ve AB müfettişleri çok sonraları bu taşımalıktaki soya fasulyelerinin Monsanto'nun Arjantin'de yaydığı genetiği değiştirilmiş soya fasulyelerinden olduğunu fark ettiler. Böylece gıda zincirine etiketlenmeden girmiş oldular. AB buna, 1997'nin sonlarına doğru GD ürünlerinin alım satımına uyguladığı bir durdurmayla yanıt verdi. 

2003'teki Irak savaşından sonra George W. Bush, GD tohum üretimini yüksek öncelikli gündem maddesi haline getirirken, Monsanto tarafından yönetilen tohum karteli patentli tohumları, müthiş bir hızla yaymış bulunmaktaydı. Bush'un esas hedefi, sıradaki diğer ana piyasaları GDO istilâsına açmak için GD tohumları alım satımı üzerindeki 1997 AB yasağını kaldırmaktı. 

Gıda ve gıda harici ürünlere eklemlenmiş Bacillus thurigiensisin BT toksinleri dünyada son zamanlarda üretilen GD ürünlerinin %25'inde mevcuttur. Besin zincirinde farelere, kelebeklere ve zar kanatlılara zararlı olduğu saptandı. BT zehiri, yaklaşık 28.600 türden oluşan coleopetra altsınıfındaki haşerelere (böcekler, ekin kurtları ve styloplidler) karşı da diğer alt sınıflardan daha fazla tesir göstermektedir. BT bitkileri, zehirleri kökleriyle toprağa sızdırır ve bu yüzden toprak ekolojisine ve verimliliğine de büyük darbe vurmaktadır. 

Amerikan Çiftçilerinin: Monsanto Köleliği 

Bağımsız tohum bayileri, Monsanto, DuPont, Dow, Syngenta, Cargill ve diğer büyük tarım işletme firmaları tarafından bir bir yutulurken çiftçiler, gittikçe Monsanto ve diğer GDO tohum bayilerine daha çok bağımlı hale getiriliyordu. Amerikan çiftçileri, bu yeni tarz toprağa bağlı köleliğe ilk maruz kalanlardandı. 

2001 yılında Amerikan Yargıtay kararnamesine göre; Monsanto gibi GDO firmaları Amerikan çiftçilerini "tohum kölesi" olmaya zorlayabilirdi. Monsanto, ücretlerini ödemeyenleri, duruşmalarda çok ağır yasal tazminatlarla cezalandırıyordu. Monsanto ve diğer GDO tohum şirketleri, çiftçilerin her yıl yeni tohumlar için ödemede bulunmasını talep ettiler. Çiftçilerin bir önceki  yılın tohumlarını tekrar kullanmaları yasaklandı. 

Rockefeller Vakfı Başkanı Gordon Convvay yayınladığı kamu açıklamasında, ikinci bir Yeşil Devrimi "Gen Devrimi" olarak tanımladı. Convvay, "2020 yılında dünyanın beslenmesi gereken 2 milyar boğaza daha sahip olacağını göz önünde bulundurarak" "nüfus artışına ayak uydurabilmek için, önümüzdeki 30 yıl boyunca gıda üretiminin geliştirilmesinde" GDO mahsullerinin gerekli olduğu konusunda ısrarcıydı.. 

Afrika'nın Sahte "Harika Patates"i 

Finansal olarak Monsanto ve Dünya Bankası tarafından desteklenen Afrika'daki Kenya Zirai Araştırmalar Enstitüsü'nden(KARİ) Dr. Florence Wambugu, Monsanto'nun GDO tatlı patateslerinin, Afrika'daki açlık sorununu çözdüğünü öne süren demeçler vermek üzere Monsanto ve USAID tarafından görevlendirildi. 

Buradaki tek sorun bu "yeniden şekillendirme" projesinin feci bir hata oluşuydu. GDO tatlı patatesi, virüs saldırılarına karşı duyarlıydı. GDO hasadı, yerel tatlı patatesten çok daha azdı. Wambugu'nun beklediği gibi % 250 daha fazla değildi. KARİ ve tüzel destekçileri sahtecilik yapmaya çalıştılar fakat Sussex Üniversitesi Kalkınma Çalışmaları Enstitüsü'nden Dr Aaron deGrassi, Wambugu ve Monsanto'nun kendilerini haklı göstermek için kullandıkları istatistiksel hileleri açığa çıkardı. 

1990'ların sonunda bir Amerikan biyo-teknoloji hisse senedi borsasının baş döndüren ortamında ve GDO üretiminin yaygınlaşmasının önündeki engeller bir bir düşerken; Monsanto, Syngenta ve önde gelen tohum devleri, bütün dünyaya tohum tedariki projeleriyle neredeyse raydan çıkmak üzereydiler. 1999'da aşırı hevesli şirket tarımcılığı, devlerini kendi yöntemlerinden kurtarmak için koruyucu azizleri Rockefeller Vakfı'nın alışılmadık tarzda bir müdahalede bulunması gerekti. 

Genetik Tohum Devleri: Sarhoş Olmuşlardı 

Genetik tohum devleri, Dünya Ticaret Örgütü'nün gücü ve Beyaz Saray'ın tam himayesiyle, 1980'lerin sonlarında dünya gıda tedariğinin tamamını ele geçirme olasılığıyla sarhoş olmuşlardı. Üreme olasılığı olmayan tohumları, satmalarına olanak tanıyan bir teknoloji üzerinde hararetle çalışıyorlardı. Tohum şirketleri bu teknolojiye GURT (Genetik Kullanımı Kısıtlama Teknolojileri) dediler.. 

David King: "Çiftçiler Dev Küresel Şirketlerin Bağımlısı" 

Kısır tohumlardan kopan yaygara dünya basınındaki manşetlerden kaybolmaya başlayınca büyük tohum şirketleri, ABD Hükümeti'yle birlikte GDO tohumları, dünya nüfusunun boğazına tıkamak için özellikle üçüncü dünya ülkelerinde gittikçe zorlayıcı taktikler uygulamaya başladılar. Genetik tohum şirketlerinin kullandığı "GDO Kurtuluş İncili"ni yaymada ikna teknikleri arasında; rüşvet, baskı ve GDO tohumların yasadışı yollardan bir bir ülkelere sokulması gibi yöntemler vardı. 

2003'ün başlarında Hindistan hükümeti, 1000 ton genetiği değiştirilmiş soya- mısır karışımının ülkeye ithalini durdurdu. Bunun nedeni ise, genetiği değiştirilmiş gıdaların, insan sağlığına zararlı olabileceği ve bu gıdaların henüz yeterli derecede test edilmemiş olmasıydı. ABD gıda yardımı örgütleri, CARE ve Katolik Yardım Hizmetleri aracılığıyla yapılan ithalat bu nedenle onaylanmadı. USAID(ABD Uluslararası Yayılma Ajansı), bu önemsiz gerçeği yoksaydı ve baskı yaptı. 

İngiltere Başbakanı Bilim Danışmanı Profesör David King, ABD'nin Afrika'ya GDO teknolojisini zorlamasını kınadı ve bunu "büyük çaplı bir insan deneyi" olarak değerlendirdi. İngiliz yardım kuruluşu, ActionAid (Yardım Hareketi), ABD'nin bu faaliyetini eleştirerek şunları söyledi: 

"Çiftçiler, kısır bir döngü içine sıkışacak ve giderek patentli tohumlar için bir avuç dev küresel şirkete bağımlı hale gelecek." 

       GDO'lu Tohumları Yeryüzüne Yaymak  ! 

     Monsanto, Dow, DuPont ve onları destekleyen Washington Hükümeti'nin belirgin stratejisi, GDO tohumları yeryüzünün her köşesine yaymaktı. Bunu yaparken de, önceliği savunmasız, ağır borç yükü altındaki Afrika ve diğer gelişmekte olan ülkelere, ya da Polonya ve Ukrayna gibi hükümet denetimlerinin az, yolsuzlukların yüksek olduğu ülkelere verdiler. 

      Bir kez ekildikten sonra tohumlar, tüm bölgeye yayılacaktı, ileriki bir tarihte, küresel GDO tohum şirketleri, Dünya Ticaret Örgütü yaptırımlarıyla tehdit ederek gezegenin gelişen bölgelerindeki tohum tedariğine hâkim konumda olacaklar ve dilerlerse yaşamak için gerekli olan tohum tedariğini kesebileceklerdi. İstihbarat terminolojisinde böylesi bir kapasite "stratejik kırmızı güç" olarak bilinir. Olası bir düşman ya da rakip, kaynağı kontrol eden kişilerin siyasi isteklerine boyun eğmedikleri sürece stratejik bir kaynaktan mahrum bırakılabilir. 

                    "Sperm Öldürücü Mısır" 

        Peki nasıl olur da bu durum ABD'deki Rockefeller Vakfı, Ford Vakfı ve diğer büyük oyuncuların uzun dönemli nüfus kontrolü stratejileriyle ilişkilendirilebilir? Yanıt kısa sürede ortaya çıkacaktır. 


     San Diego'da küçük bir biyo-teknoloji şirketi olan Epicyte, Eylül 2001'de yaptığı bir çalışmayla ilgili olarak bir basın toplantısı düzenledi. Gebeliği engelleyen mısır. Gebelik bağışıklığı olarak bilinen bir durumu olan kadınlardan, antikorlar aldılar ve bu kısırlaştırıcı antikorların üretilmesini düzenleyen genleri ayırdılar ve kalıtım mühendisliği yöntemlerini kullanarak, mısır bitkisinin oluşmasını sağlayan mısır tohumlarına bu genleri iliştirdiler. "Sperm öldürücü antikorlar üreten mısırlarla dolu bir seramız var" dedi, Epicyte Başkanı Mitch Hein övünerek. 


         Yaptıkları kısa kamuoyu açıklamasında Epicyte, dünyanın "aşırı nüfus artışı" sorununa bir çözüm olarak sundukları sperm öldürücülü mısırın, 2006 ya da 2007'de ticari olarak piyasaya sunulacağını tahmin etti. Basın açıklamasından sonra insan spermini öldürecek sperm öldürücü mısır yaratmadaki Epicyte'nin çığır açıcı başarısı ile ilgili tartışma sona erdi. Epicyte, Mayıs 2004'de Kuzey Carolina (Karolayna)'dan bir biyo-teknoloji şirketi olan Pittsboro tarafından satın alındı. 

            Gizli Gündem: GDO Temelli Biyolojik Silahlar 

     ABD ve İngiltere hükümetlerinin, genetik olarak değiştirilmiş tohumları acımasızca tüm dünyaya yayma girişimleri aslında Rockefeller Vakfı'nın 1930'lardan beri onlarca yıldır süren Nazi soy arıtım araştırmalarına para aktardığı sır siyasetinin uygulanmasıydı. Yani Anglo-Sakson Beyaz seçkinlerin, daha koyu renkteki soyların nüfuslarını toplu halde azaltması. Bu çevreler gördüler ki savaş, nüfus azaltımı için çok pahalıydı ve pek de etkili bir yol değildi. 1925'te İngiltere'den koyu ırkçı Winston Churchill, biyolojik harp olanaklarını destekleyen yorumlar yaptı ve: 

         "İnsanlar ve hayvanlar üzerinde bilinçli olarak kullanılabilecek salgın hastalıkları, mahsulleri yok edecek bakterileri, at ve sığırları öldürecek şarbonu sistemli bir şekilde üretebilen" bir hükümete ihtiyaç duyulduğunu yazdı. Sene 1925'di. 

     Konuyu ABD'deki üst rütbeli askeri çevrelerde tartışan, ABD Hava Kuvvetleri (USAF) Hava Doktrin, Araştırma ve Eğitim Koleji'nden Yarbay Robert P. Kadlec, 1990'da yazılan Geleceğin Savaş Alanı adlı kitapta; genetiği değiştirilmiş mahsullerin biyolojik harpteki gücünü tartıştı. GDO temelli biyolojik silahlardan "düşük maliyetli kitle imha silahları" olarak bahsetti. Şöyle diyordu Kadlec: 

     "Diğer kitle imha silahlarıyla kıyaslandığında, biyolojik silahları ucuzdur. Teknoloji Ofisinin yaptığı son bir değerlendirme raporu, bir Biyolojik Harp cephaneliğinin maliyetinin 10 milyon dolara kadar düşebileceğini rapor etmiştir. Tek bir nükleer silahın geliştirilmesinin, 200 milyon dolar olduğu göz önüne alınırsa bu çok düşük bir rakamdır." Kadlec, sözlerine şöyle devam ediyor: 

"Biyolojik silahları bir salgın ya da doğal olarak ortaya çıkan bir hastalık kisvesi altında kullanmak saldırgana, saldırısını inkâr etme fırsatını verir. Bu bağlamda biyolojik silahlar, nükleer silahlardan daha fazla imkânlar sunmaktadır." 

     Kuş Gribi Paniği Nasıl Pompalandı  ? 

        Başkan George W. Bush'un listesindeki acil önlemler arasında öncelikli bir diğer konu da Kongre'yi, Kaliforniya'da geliştirilen bir ilaç olan Tamiflu için ek 1 milyar dolarlık harcamayı kabul etmeye çağırmaktı. Bu ilaç, Waşington ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından, genel veya mevsimsel gribin belirtilerini azaltan tek uygun ilaç olarak ciddi bir şekilde öneriliyordu. 

    Bu nedenle, "muhtemelen" kuş gribinin belirtilerini de azaltabilirdi. İsviçre'deki büyük ilaç firması Roche, Tamiflu üretim lisansına sahip tek firma idi. Kuş gribi virüsünün, öldürücü H5N1 türü ve insandan insana bulaşması hakkındaki korkunç hikâyelerin uluslararası ve ABD'deki basın yayınında gittikçe artması, Roche Şirketi'nde siparişlerin birikmesine sebep olmuştu. 

     2004 yılında Rumsfeld halen Savunma Bakanı iken, ona bağlı olan Sağlık İşleri Sekreter Yardımcısı; Kuş Gribi'ne yönelik bir önerge yayınladı. Bu belgede; " ..oseltamir (Tamiflu), kuş gribini önlemede ve tedavi etmede kullanılacaktır. H5N1'in oseltamire duyarlı olduğu konusunda kanıt mevcuttur. Bununla birlikte ilacın temini dünya genelinde sınırlıdır ve kullanımına öncelik verilecektir" diye belirtmektedir. 2004 Pentagon önergesi, dünya genelindeki hükümetler tarafından panik halinde Tamiflu alınmasına önemli bir katkıda bulunmuştur. 

     Tam olarak doğrulanmayan raporlar, Rumsfeld'in halen Savunma Bakanı iken önceki firması olan Gilead'dan 18 milyon dolar değerinde ek hisse senedi aldığını ve bunun onu Gilead hisse sahipleri arasında en büyük değilse de büyüklerden biri yaptığını açıklamaktadır. Rumsfeld, hak sahipleri ve Gilead hisselerindeki artış üzerinden bir servet yapmak için uğraşırken; panik içindeki dünya, halen kuş gribine karşı tedavi kapasitesi belli olmayan bir ilacı almak için yarışmakta idi. 

Kissinger ve Biyolojik Savaş 


      1968 yılında Kissinger, mikrop savaşı ve nüfus kontrolü için kullanılabilecek "gentetik biyolojik maddeler" konusunda güncellenmiş bilgi istediğinde, genetik değişikliğe uğratılmış rekombinant grip virüsleri, ABD Hükümeti Özel Virüs Kanser Programı araştırmacıları tarafından henüz yeni üretilmişti. Bu program sırasında, kanseri, tıpkı grip gibi hapşırma yoluyla yayacak silahlar üretilmesi için, grip ve grip panzeri olacak virüsleri çabuk etki gösteren lösemi virüsleri ile birleştirildi. Kanser araştırmacısı Dr. Leonard Horowitz'e göre; bu araştırmacılar, ayrıca insan ve maymunlardaki kanser yapıcı etkileri saptamak için kanser (sarkoma) virüsü de toplamışlardı. 

     2003 yılındaki öldürücü Kuş Gribi virüsü türü hakkında ani olarak ortaya çıkan küresel korkuya biraz değil oldukça şüpheyle yaklaşmak gerekir. 

      
    Savunma Bakanı Rumsfeld, yalnızca Birleşik Devletler, Birleşik Krallık ve diğer hükümetlerin kendi "tamiflu"sunu depolamasından kâr etmedi. Kuş gribi korkusu aynı zamanda Arkansas temelli Tyson Foods modeline dayalı fabrika tavuk çiftliklerinin ve tarım endüstrisinin küresel hâkimiyetini genişletmek için de kullanıldı. 

Ne ilginçtir ki, küresel tarım endüstrisi devlerinin, büyük, sıhhi olmayan ve haddinden fazla kalabalık fabrika tavuk çiftlikleri, H5N1 ve diğer hastalıkların olası kaynağı ve dağıtıcıları olarak kabul edilmediler. Onun yerine özellikle Asya'da ailelerin işlettiği, en fazla 10-20 tavuktan oluşan küçük tavuk çiftlikleri Kuş Gribi histerisinde hedef olarak gösterildi. 

Birleşik Devletlerdeki tavuk-üretimi ve katliamının endüstrileşmesi, 2003'de öyle bir noktaya ilerlemişti ki, Asya'dan ilk H5N1 kuş gribi virüs vakaları bildirilmeye başladığı zaman, Birleşik Devletlerdeki tavuk eti üretimi ve işlenişi, beş dev küresel tarım işletme şirketi tarafından yönetiliyordu. Gerçekten de Watt Poultry USA ticaret verilerine göre; 2003'de Birleşik Devletlerdeki tavukçuluk üretiminde hepsi dikey olarak bütünleşmiş beş şirket, karşı konulamaz bir egemenliğe sahipti. 

                     Kuş Gribi'nin Asıl Kaynağı: Fabrika Tavukçuluğudur 

Bu beş şirket; dünyada en büyük olan Tyson Foods, Gold Kist., Pilgrim's Pride, ConAgra Poultry ve Perdue Farms idi. Ocak 2007'de Pilgrim's Pride, Gold Kist'i satın alarak, en büyük tavukçuluk devini yarattı. Hepsi birlikte Birleşik Devletlerde üretilen tüm yemeye-hazır tavukçuluğun %56'sını karşılayarak, haftada 370 milyon pound pişirmeye- hazır tavuk ürettiler. 2005 yılında Birleşik Devletlerdeki fabrika tavuk çiftlikleri, neredeyse 9 milyar "ızgaralık piliç" veya etlik tavuk ya da 48 milyar poundluk tavuk eti üretti. Bu tavuk etinin 6.314.000.000 poundunu Tyson Foods'a ev sahipliği yapan Arkansas Eyaleti üretti. 

Gittikçe artan sayıdaki hayvan sağlığı uzmanına göre, korkunç yeni hastalıkların ve H5N1 gibi virüslerin asıl kaynağı, Asya'nın serbest-gezinen tavuk işletmeleri değil, fabrika tavukçuluğuydu. 

Yeni bin yıla girerken, dev Amerikan tavuk endüstrisi, dünya tavuk üretimini küreselleştirmek için sahnedeydi. Kuş gribi, cennetten veya cehennemden sadece bu iş için gönderilen bir hediyeydi sanki. Bu şirketler için en bariz hedef, büyük Asya tavukçuluk pazarı idi. Asya hükümetleri, Dünya Sağlık Örgütü ve uluslararası baskılar nedeniyle çiftçileri, tavukları kafes altına almaya zorlarsa küçük işletmeler çökecek, Tyson Foods veya Tayland temelli CP Group gibi büyük tavukçuluk firmaları zenginleşecekti. Şubat 2006 yılında, GDO(Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) işleri ile ilgilenen bir kuruluş olan GRAIN tarafından yayınlanan detaylı bir raporda; Tayland temelli CP Group ve diğer fabrika tavuk çiftliklerinin bulunduğu "nerdeyse her yerde kuş gribinin görüldüğü" açıklandı. 

Monsanto Şirketi: Delta &Pine Land'ı Alıyor 

2006 ağustosunda bir yaz günü, dünyanın büyük bir çoğunluğu tatil eğlenceleriyle meşgulken, Rockefeller Vakfı'nin yıllardır insan ırkını kontrol rüyasının son perdesinin gerçekleşmesi için bir şirket alımı gerçekleşti. 

15 Ağustos 2005'de, GDO'lu şirket tarımcılığının Goliath'ı olan Monsanto Şirketi, Mississippi Scott'taki Delta & Pine Land'ı satın almak için yeni bir açık artırma ilan etti. Kapanış fiyatı nakit 1.5 milyar dolar idi. 1999 yılında aynı hamleyi denediği zaman, toplumun protesto fırtınası sonucu geri adım atmaya zorlanmasının aksine, bu sefer alım neredeyse fark edilmeden gerçekleşti. Monsanto'nun, Delta & Pine Land'i alması için düzenlenecek ikinci açık arttırmanın zamanı ile, Delta & Pine Land'in "Kısır Tohum"u (Terminatör) pazarlamaya hazır olacaklarını açıkladıkları zaman aynıdır. 

Papa 16. Benedict'in Tepkisi: "Tanrının Yerine Geçme Çabası" 

14 Nisan 2006'da Roma Katolik Kilisesi'nin en yüksek otoritesi Alman kökenli Papa 16. Benedict, net ve cesur bir demeçte bulundu ve genetik bilimcileri, Tanrı olmayı oynamakla suçladı. Papa, genetik mühendisliği alanındaki en son bilimsel gelişmeleri işaret ederek, Tanrı tarafından istenilen ve plânlanan yaşamın gramerini değiştirme teşebbüslerine karşı sert bir şekilde uyardı. Genetikçilere;   "Tanrı olmadan, Tanrı'nın yerini almaya çalışmak riskli, tehlikeli ve delice bir cürettir" diyerek eleştirdi. Modern, sosyal, şeytani gelenekleri, keskin bir şekilde suçlayarak, bunların, insanlığı yok etme çabasında olduğunu söyledi. 

16. Benedict daha sonra "aileyi ortadan kaldırmayı hedeflemiş şeytani bir gurur" olan "anti-genesis"den (yaratılış karşıtlığı) bahsetti. Bu, hayvan veya bitki olsun hayat biçimleri üzerinde kalıtım   mühendisliği uygulaması hakkında kilise tarafından yapılan en güçlü ve açık suçlama idi. Bu durum,    aynı kilisenin elemanlarının on yıldan fazla bir zamandır, Rockefeller Vakfı içindeki ve çevresindeki gurup tarafından (desteklenen ve finanse edilen insan üremesi üzerine gittikçe artan şiddetli saldırıya (John D. lll'ün Nüfus Konseyi'nden, Henry Kissinger'in NSSM 200'ü ve özel üretilmiş Tetanoz ile insanların gizlice aşılanmasına kadar) direnmeye yönelik önceki çabalarını destekledi. Birkaç kısa haber dışında Papa'nın yorumları, büyük küresel medya tarafından örtbas edildi. 

" Nüfusu azaltımı" ve "genetiği değiştirilmiş mahsuller", aynı "büyük stratejinin parçaları" idi. Dünya nüfusunun haşin bir şekilde azaltılması; soykırım, tüm nüfus gruplarının sistemli olarak yok edilmesi, "dünyanın açlık sorununu çözme" adı altında çok bilinen kasıtlı bir politikanın sonucuydu. Henry Kissinger'in şu sözü herşeyi açıklıyordu: 

"Petrolü kontrol edersen, ülkeyi kontrol edersin; gıdayı kontrol edersen, insanları kontrol edersin" 

Derleyen: Hilal Nevruzoğlu 

Kaynak: F. William Engdahl, Ölüm Tohumları, çev. Özgün Şulekoğlu, Bilim + Gönül Yy, Nisan 2009, İstanbul. 


ALINTI



İLGİLİ BÖLÜMLER








İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *